0
Makaleler | Osmanlı Tarihçileri | Osmanlı Tarih Deyimleri | Osmanlılar | Popüler Konular | Olaylar| Osmanlı Bibliyografyası | Bildiriler
Süreli Yayınlar| Arşiv Belgeleri & Rehber | Doktora Tezleri | Mücmel Osmanlı Tarihi


· Ana Sayfa
· Anketler
· Araştır
· Hesabınız
· İletişim
· Konular
· Metin Sürümü
· Tavsiye Et
· Yazı Gönder



Şu an sitede, 18 ziyaretçi ve 0 üye bulunuyor.

Kayıtlı değilsiniz. Buraya tıklayarak ücretsiz kayıt olabilirsiniz.



Oryentalistlerin Gözüyle
31 Mart Fotoğrafları
Çeşitli Vesikalar
Osmanlı Arşivinden
Kisve Bahası Belge
Mulâj-i Ruznamçe
Gazavat-ı Murad
Ahkâm Defteri
Feth-i Estergom
ingilizce haritalar
Türkçe haritalar
Şeriyye Sicilleri
Fermanlar
Ermeni Vahşeti
Topkapı Sarayı
Surnâme-i Vehbi
Kıyâfet-nâme
Osmanlı Kilimleri
Osmanlı Nakışı
Osmanlı Vazoları
Osmanlı'da Bağdad











Ottoman History Writing



Nuruosmaniye Kütüphanesinde Bulunan Bazı Kazasker Ruznamçeleri



Europe''s Muslim Capital



Changing Perceptions of the Ottoman Empire: The Early Centuries



Christians, Jews and Muslims in the OttomanEmpire: Lessons for Contemporary Coexistence



Islamızatıon In The Balkans As An Hıstorıographıcal Problem: The Southeast-European Perspectıve



The Guilds Of Jerusalem in Ottoman Period

Makaleler: BİLİM DIŞI TARİHÇİLİK: POPÜLER TARİHÇİLİK

Prof. Dr. İsrafil KURTCEPHE*

Kültür hayatımızda popüler-tarihsel eserlerin, bilhassa tarihsel-biyografik roman türünün revaçta olduğunu, bu alanda ise özellikle tarihsel şahsiyetlerin ve olayların konu alındığını görüyoruz. Bu türden eserlerde, önemli şahsiyetlerin veya olayların tarihsel gerçeklere uygun bir portresinin ortaya konulamadığını, dolayısıyla tarih yazımında biyografi türünün halen istenen düzeyde ve nitelikte olamadığını anlıyoruz. Biliyoruz ki, birey, özellikle tarihsel kişilikler toplumun dışında ve ondan apayrı soyut bir varlık değildir. Tarihî şahsiyet, bir şekilde içinde yetiştiği toplumun özelliklerini sinesinde barındırır. Dolayısıyla, tarihe malolmuş bir şahsiyeti dönemin koşullarından ayrı ve topluma tümüyle aykırı bir konumda düşünmek doğru olmasa gerektir. Bununla birlikte, tarihte “büyük adam” olgusuna tarih yazımında merkezi bir konum veren ve bunu uzun yıllar devam ettiren tarihçiler, Thomas Carlyle’nin şahsında 19. yüzyılda popüler olmuştur.

Carlyle’nin tarihin “büyük adamların biyografisi” olduğu yolundaki tarih anlayışı uzun yıllar tarih yazımında başat mevkiini korumu.tur. 20. yüzyılda ise, toplumsal ve düşünsel tarih anlayışı ön plana geçmeye, bu sırada tarih yazımının tarihi konusu popüler olmaya başlamıştır.

Carr’ın “tarihçi tarihin bir parçasıdır” deyi.i tarih yazımı tarihi üzerinde çalı.anların âdeta düsturu haline gelmiştir. 1961’de Cambridge Üniversitesi’nde verdiği konferanslarda Carr, amacının “tarihçinin üstünde çalıştığı toplumu nasıl sıkı sıkıya yansıttığını göstermek”1 olduğunu belirtiyordu. Tarihçilere Carr’ın bu uyarısı, tarihçilikte önemli bir çalışma konusu olan, ülkemizde ise henüz tanınmaya başlayan “historiography” incelemelerinde önemli konulardan birisidir. Tarihçilerin yazdıklarının, başkaları tarafından düşünce tarihinin bir şubesinde incelenmesi, pozitif bilimlerde olduğu gibi ara.tırmanın sağlamasının yapılması, tarih yazımının tarihinin başlıca özellikleri arasındadır. Tarih yazımında bu yaklaşım, tarihte nesnellik konusunun önemini vurgular, ayrıca bir sosyal bilim olan tarihi pozitif ilimlere yaklaştırır. Bununla, tarihçilikte kalpazanlık ve tahrifatçılık işlerinin önünün alınması gerektiği açıkca anlaşılır. Bu tebliğimizde, birkaç popüler- tarihsel eserdeki yanlışlara dikkat çekerek, tarih yazımının tarihinin bilimsel tarihçilikte önemli bir çalışma alanı olduğunu göstermeye çalışacağız. Bunun yanısıra, tarih yazımında Atatürk ve Abdülhamit örneğinden hareketle yaygın tarih anlayışını irdeleyip bazı önerilerde bulunacağız.

Türkiye’de hakkında en çok yazılan ve bir o kadar da tartışma konusu olan tarihsel şahsiyetler arasında otuz dördüncü Osmanlı padişahı Abdülhamit de bulunur. Buna karşın, Abdülhamit ve yönetimine ilişkin gerçek anlamda nesnel inceleme eserlerin yeterince verilemediği bilinmektedir. Bunun nedenleri üzerinde biraz ileride duracağız. Tebliğimize konu olan Osmanlı padişahı hakkındaki yayınların, ülkemizde tarihsel biyografi alanında yöntem ve yaklaşım eksikliği veya kuram ve uygulama arasındaki aksaklıkları yansıttığı söylenebilir. Bununla birlikte, daha çok ideolojik ve önyargılı yaklaşımlar nedeniyle, kamuoyunda ve özellikle popüler tarihçilerin seslendiği kesimler tarafından yeterince tanınmadığı ileri sürülebilir. Yalnızca kamuoyunda değil, akademik çevrelerde bile, objektif değerlendirme, yorumlama ve incelemelere hakkıyla konu olmadığı görülmektedir. Bunun nedeni, ülkemizin düşünce hayatının niteliğinin yanında, tarih kuramında “büyük adamlar” olarak bilinen konuyla yakından ilgilidir. Ahmet Altan, Hıfzı Topuz gibi birbirinden farklı söylemde bulunan yazarların eserleri buna örnektir.

Tarihsel biyografi alanında popüler nitelikli eserler veren Hıfzı Topuz’un Midhat Paşa’nın Taif’teki mahkumiyetini konu alan kitabında .u satırlar enteresandır2: “Yabancıgazeteler yıllar boyu onun (Midhat Paşa) resmini yayınlamışlardı. Midhat Paşa Osmanlı devletinde reformun, Batı’ ya yaklaşmanın, uygarlığın, insan haklarının simgesi olarak görünüyordu. La Presse Illustrate gazetesi 1878 Ekiminde onun resmini Avrupa’nın dört büyük liderinden biri olarak, Bismarck, Gambetta ve De Freycinet’nın arasında basmıştı. Avrupalıların kendisine büyük saygısı ve hayranlığı vardı, ama ne olmuştu sonra? Yıldız Mahkemesi idam kararını verirken Avrupa’nın bütün tepkisi sözde kalmıştı. Gazetelerde sütun sütun yazılar çıkmıştı, ama neye yarar? Hiçbir devlet onun Taif’e gönderilmesini önlemek için en ufak bir girişimde bulunmamıştı. Acı olan da buydu. Bunları düşünmek istemiyordu...” Topuz’un olay örgüsünde, Paşanın öldürülmesi yönünde entrika, jurnal ve saray, merkezî konumda bulunur. Ayrıca Sayın Topuz, kendi siyasi düşüncesine dayanak aramak ve Midhat Paşanın önemini vurgulamak amacıyla olsa gerek, Fransız sosyalisti Proudhon ile Midhat’ın düşünce ve icraatının benzerliğine dikkat çekmeye çalışır.

Hıfzı Topuz’un adıgeçen eserinin roman sanatı ve biçemi yönünden ulusal yazınımıza yenilikler katmadığı, yazarının da buna öncelik vermediği görülmektedir. Topuz’un eserinde, roman sanatından ziyade ideolojik söyleme önem verildiği anlaşılmaktadır. Topuz, okuyucuya, Midhat Paşayı “Abdülhamit’in en büyük düşmanı”, Padişahı da “Kızıl Sultan” olarak takdim eder. Jurnalcileri ve jurnal (hafiye) teşkilatını da padişahın kişisel bir örgütü ve âdete bir “ispiyonculuk” mekanizması şeklinde anlatır. Bu anlatım tarzının akademik nitelikli çalışmalarda da bulunması gerçekten düşündürücüdür. Topuz bu yaklaşımında anakronik bir yanılgı içindedir. Bilindiği üzere, Türklerde modern anlamda istihbarat teşkilatının sistemli şekilde organize edilmesi, Tanzimat döneminde başlamış, Sultan Abdülhamit devrinde kurulan “Yıldız İstihbarat Teşkilâtı” (1880-1908) ile gerçekleşmiştir.3 Ancak, Abdülhamit’in hükümdarlığı zamanında devlet istihbaratı geliştirilmiş olmakla birlikte, özel çıkarlara hizmet veren bir araç haline getirilmiştir. Abdülhamit’e “Kızıl Sultan” sıfatını ise önce Ermeni komitacıları atfetmiş, sonra Batılı ve yerli literatürde kullanılır olmuştur. Abdülhamit ve yönetimi aleyhinde İstanbul’da ilk Ermeni hareketleri ise 1895 yılında ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla, Abdülhamit’in bütün saltanat dönemini “jurnal”, “müstebit” ve “kızıl” sıfatları ile nitelemek mümkün görünmüyor.

Ulusal tarih yazımında Abdülhamit’in ve idaresinin “müstebit” şeklinde tavsif edilmesi âdeta bir gelenek halini almıştır. Bazı tarih yazarları, onun yönetimini “otuzüç yıllık bir istibdat” .eklinde tanımlar. Abdülhamit’in bu kadar vakit saltanat sürdüğü bilinir, fakat bütün saltanatının bir “müstebitin idaresi” olduğu söylemi de tarihsel hakikate mugayirdir. Çünkü, onun saltanatının ilk bir buçuk senesi tarihimizde “Birinci Meşrutiyet İdaresi” olarak bilinen dönemdir. Son bir yılı ise, “Otuzbir Mart Vakası” diye bilinen hareket kontrol altına alınana kadar yine “meşrutiyet idaresi” ile geçmiştir. Dolayısıyla, Abdülhamit’in bütün saltanatını“müstebit” olarak nitelemek, biçimsel de olsa, doğru değildir. Yine de, onun bundan artakalan otuz senelik zaman dilimini “müstebit” diye tavsif etmemiz mümkün görünmüyor. Bunun etraflı bir tahlili yapılmalı veya kendi içinde dönemlere ayrılıp incelenmeli, yahut onun şahsının ve idaresinin gerçekten bu sıfata layık olup olmadığı, layıksa bunun niteliği ortaya konulup irdelenmelidir.

Abdülhamit idaresinin vasıflarının daha iyi anlaşılması açısından öncelikle Osmanlı yönetim anlayışının siyaset bilimi açısından da irdelenmesi konuyu daha anlaşılır kılacaktır. Tarihsel araştırmalar, Tanzimat (Babıâli Bürokratları), Yıldız Sarayı(Sultan Abdülhamit) ve İkinci Meşrutiyet (İttihat ve Terakki) dönemlerinin ideolojilerinin farklı nitelikte, en azından farklı görünümde olduğunu, ancak yönetim sisteminin kesintisiz bir devamlılık ve gelişme gösterdiğini ve her üç devrin siyasi seçkinlerinin farklı nitelikler taşıdığını ortaya koymuştur.4 Zannımızca, bu üç dönemden tümüyle ayrı olmasa da, Abdülhamit idaresini “otokratik rejim” şeklinde nitelemek mümkündür. Çünkü bu sıfat, onun yönetim anlayışını ve bunun tatbikatını -şimdilik kaydıyla– bilimsel şekilde tanımlamaya ve siyaset bilimi kavramlarıyla irdelemeye uygundur. Bu terim, moderleşme sürecini yaşayan ülkelerde, örneğin Çarlık Rusya’sında sıklıkla kullanılır.

Otokrasi, genellikle 18.-19. yüzyıl Rusya’sında Çarlık rejimini tanımlamak amacıyla kullanılan bir terimdir. Bu terim, sadece baskıcı, özgürlüklerin boğulduğu, yolsuzluk ve polisiye önlemlerle sürdürülen bir rejimi nitelemek amacıyla muhalifler tarafından kullanılmış değildir. Çarlar, “büyük otokrat” ünvanını siyasal muhaliflerin kullandığının zıddı bir anlamda telaffuz ederlerdi. Bunun yanısıra, Rusya’da Büyük Petro’dan itibaren yaşanan modernleşmenin başına “otokratik” sıfatı eklenir. Büyük Petro, ülkesinin çağdaşlaşması yolunda orduyu, idareyi, maliyeyi modernleştirmiş, eğitim sistemini genel olarak yeniden düzenleyip iktisadi alanda da girişimci bir sınıf yaratmıştı. Genel anlamda otokrasi, can ve mal güvenliğini hiçe sayan müsadereci bir rejim değildir. Otokratik rejim, eğitimi geliştirir; ancak, genç kuşakların, eğitim yoluyla laik bir dünya görüşünde ve özgür düşünce sahibi olmalarını istemez. Bu nedenle tarih, felsefe, hukuk alanında sansürlü bir eğitim uygular. Bu rejimde bürokrasi güçlenir, uzmanlaşır, ama en güçlü yönetim aygıtı kolluk kuvvetleridir. Otokratik rejimde siyasal özgürlükler, siyasal katılım ve çoğulcu siyasal denetim mekanizması bulunmaz.5 Buna göre, Sultan Abdülhamit’in otokrat, yönetiminin de otokratik olduğu anlaşılır.

Bu açıklamalar ışığında, saltanatının tarihsel koşullarının gidişatına bakılırsa, Sultan Abdülhamit idaresinin otokratik niteliğinin 1895 yılında netle.mi. olduğu söylenebilir. şöyle ki, tarih dersleri, 1895’de ilkokullardan (sıbyan mektepleri) tamamen kaldırılmış ve ortaokullarda (rüştiyeler) “Umumî Tarih” derslerinin öğretimine son verilmiştir. Bazı aydınlar, Abdülhamit yönetiminin, “düşüncenin uyanmasına asıl hizmet edecek olanın” ve “ders edinme alanında bir aydınlık yaratabilecek bulunanın” tarih, özellikle dünya tarihi dersi olarak gördüğünden tarih derslerine bir “bela” gibi baktığını belirtir. Abdülhamit yönetimi, 1892’de felsefe dersini de öğretimden kaldırmıştı. Tarih derslerinin, 1895’te Mizancı Mehmet Murat’ın Avrupa’ya kaçtığı yıl öğretimden kaldırılması anlamlıdır.6 Aynı zamanda 1895 yılında, tohumları1878 Berlin Kongresi’nde serpilmesinden sonra hızla filiz vermiş Ermeni meselesi, İstanbul’da “Ermeni patırtısı” şeklinde tezahür etmiştir. Ermeni patırtısı, 1889 yılından itibaren, özellikle yüksek öğretim öğrencileri arasında gizlice yayılma alanı bulan İttihat ve Terakki örgütünün kendini göstermesini beraberinde getirmiştir. Dolayısıyla, Abdülhamit’in otokrat yönetimi kişisel bir tercih değildir.

Abdülhamit’in saltanatı yıllarını yaşamış olan Said Halim Paşa, İkinci Meşrutiyet’in sonlarında yayınlanan bir kitabında, İttihat ve Terakki Cemiyeti ve meşrutiyet idaresini değerlendirirken, herkesin bu cemiyeti meşrutiyet yönetimini mahvetmiş olmakla suçladığını, halbuki cemiyetin meşrutiyeti kendisini itham edenlere karşı kurmuş olduğunu belirtir ve sözü Abdülhamit ve idaresine getirir7: “Ne yazık, şurası unutuluyor ki, bir idare yalnız bir adamın veya bir partinin değil, bütün bir neslin eseridir. Sultan Hamid kendi adıyla yâdedilen, ‘İdare-i Hamidiye’nin tek âmili ve kurucusu değildi. Belki bu idarenin mühim âmillerindendi, fakat Sultan Hamid dünyaya gelmemiş olsaydı, muasırları başka bir Sultan Hamid’in meydana gelmesine sebep olacaklardı.” Sultan Hamit’in önce kamuoyunda ve sonra da tarih yazımında “müstebit”, “kızıl” ve sair sıfatlarla anılmasının bir nedeni de dönemin tarih yazımında aranmalıdır. Çünkü, bir dönem üzerine tarih yazımını ve sonraki yıllarda genel tarih anlayışını belirleyen etkenlerin başında, her yeni iktidarın, önceki dönemi suçlayıcı yaklaşımı gelmektedir. Bir iktidarın, önceki döneme karşıt tutumu ile bazı olaylar hakkında sansürcü tavrı da genel tarih anlayışını derinden etkiler.

Bir yazar, 1908 yılında yayınlanan bir eserinde, tarih yazımında ve tarih anlayışında 1877-78 senesi olayları hakkında şunları yazar8: “Son asırda, Osmanlılara ait vuku’ât itibariyle 1293 senesi kadar mühim vekâ’yi hâvi hiçbir sene yoktur... 1293 senesi bize pek büyük inkılâblar gösterdi... fakat, bu senenin bugün cümlemizce bilinmesi elzem olan vukû’ât-ımühimmesi, maa’t-teessüf yüzde doksan beşimize karşı meçhuldür. Son zamanların tarihi –her ne kadar nakıs ise de– bizde yazılmıştır. Lakin bunların okunması, devr-i istibdâdda en dehşetli bir cinayet add edildiğinden, hakikaten büyük bir fedâkârlık göstererek okuyanlar, okumağa cesaret edenler pek azdır.” Abdülhamit, anılarında Avrupa’da öğrenim gören gençlerin, Osmanlı okullarında Fransız Devrimi düşüncesini yaymaya çalı.tığını, kendisinin de buna karşı önlemler aldığını anlatır. Yine de, bu döneme ilişkin anılardan, bunun önüne geçilemediği, olsa olsa yaygınlık kazanmasının engellendiği anlaşılır. Bu dönemde öğrenim gören bazı aydınlar, özellikle Mülkiye Mektebi’nde, Abdurrahman Şeref’in “Osmanlı Tarihi”, Mizancı Mehmet Murat’ın “Umumî Tarih” derslerinde devrimci ve aydınlanmacı düşünceyle yetiştiklerini belirtirler.9

Meşrutiyetin 1908’de yeniden ilanıyla tarih yazımı ve tarih öğretimi de hürriyetine kavuşmuş ve tarih yayınlarında aşırı bir artış olmuştur. Bu dönemde ve sonraki yıllarda, Fuat Köprülü, Yusuf Akçura gibi önde gelen milliyetçi aydınlar, Abdülhamit ve yönetiminin tarihçilere, özellikle de Türkçü tarihçilere karşıt tutumunu şiddetle eleştirmişlerdir. Bu eleştiriler, Cumhuriyet döneminde milliyetçi tarih anlayışının uzun yıllar ayrılmaz bir parçası olmuştur. Cumhuriyet dönemi tarih yazımında Sultan Abdülhamit hakkındaki olumsuz kanaatin tashihi yönünde ilk çabalar Türkiye’de muhalif akım ve fikirlerin seslerini yoğun şekilde duyurmaya başladığı 1940’lıyıllarda görülür. Ancak bu çabaların, İkinci Meşrutiyet döneminden başlayarak, ülkemizde Abdülhamit aleyhtarı imajın oluşumundaki önemli etkileri olan popülist tarihçiler kanadından geldiği hatırlatılmalıdır. Bunu akademik nitelikli çalışmalar izlemiş, bu alanda nitelikli incelemeler ortaya konulmuştur.10 Aslında, Abdülhamit devrinin “bazıbakımlardan bir ilerleme olduğu” görüşü bazı yazarlar tarafından dağınık bir şekilde işlenmişti. Bunu, ilk defa sistematik şekilde ortaya koyan ve değerlendiren Enver Ziya Karal olmuştur.

Tarih yazımında, –bilinçli veya bilinçsiz– Darwinist bir yaklaşımın olduğu bilinmektedir. Bu yaklaşım, canlıların ayakta ve hayatta kalma savaşımında varoluşunu sürdürebilenin kendi türünün devamını sağlaması benzeri, bazı tarihsel olayların veya şahsiyetlerin gündem dışında kalması nedeniyle olsa gerek, “döngüsel”, “süreklilik” ve “ilerleme” kavramlarını temel alan tarih anlayışının ürünüdür denebilir. Bununla birlikte, tarihte kırılmalar, sapmalar, unutmalar ve sair durumlar da mevcuttur. Bunların da tarih yazımında dikkate alınması bütüncül tarih yazımı açısından gayet yararlı sonuçlar verebilir. Tarihçilerin, bilhassa ilerlemeci tarih anlayışında, kurumların ve kurumların uğraştığı sorunların tarihlerine ilginin önemli etkisi olduğu, bu ilginin ise güncel sorunların kökeninin geçmişte aranmasından kaynaklandığı söylenebilir. Bu nedenle olsa gerek, araştırma konusunun seçiminde ve konunun yazımında seçmeci bir yaklaşım baskın gelmektedir. Halbuki, modern tarih biliminin kurucusu sayılan Ranke’nin de önemle belirttiği üzere, tarihçinin amacı“geçmişte gerçekten neler olup bittiğini göstermek” olmalıdır.

Bu noktada, 1908’de iktidara gelen ve 1918’e kadar yönetimde kalan Jöntürklerin, yıllarca şahsına ve rejimine karşı mücadele verdikleri Abdülhamit aleyhindeki bakış açısının günümüz Avrupa ve Türkiye kamuoyunu derinden etkilediği görülmektedir.11 İttihatçı iktidarının bakış açısının da etkisiyle, Abdülhamit aleyhindeki yayınlar tarih yazımını aşan ve popülist bir nitelik kazanan bir oluşum içine girmiştir. Örneğin bir Fransız ressamı, Türkiye’de Abdülhamit aleyhindeki olumsuz havadan da istifade ederek, onun müstehcen resimlerini yapmış, bunları kart postal şeklinde bastırarak Osmanlı ülkesinde sattırmıştır.12 Bu ortam içinde, Tevfik Fikret’in Abdülhamit hakkında ibretâmiz bir şiiri yayınlanır. “Bir Lahza-i Teahhür” isimli şiirinde Fikret, Abdülhamit’e 1905’te Ermenilerin başarısız suikast girişimini bir şanssızlık olarak değerlendirir. Bu melunâne cinayet teşebbüsünde bulunan Ermeni komiteciye övgülerde bulunur.13 Şimdi, Abdülhamit’e “kızıl sultan” denmesinin ülkemizde nasıl yerleşik hale geldiği anlaşılır.

Bununla birlikte, Abdülhamit’in tarihin önünde bu şekilde savunulması Atatürk’ü gölgede bırakacak bir yaklaşıma neden olabilir. Örneğin Necip Fazıl, Mustafa Müftüoğlu, Kadir Mısıroğlu’nun eserlerinde Abdülhamit’e ve yönetimine olumlu, Atatürk’e ve Cumhuriyete olumsuz bakı. açıları dikkat çekicidir. Bu yaklaşım biçiminin, tarih anlayışı açısından teolojik, ideolojik bakımdan teokratik bir dünya görüşünden kaynaklandığı, bütün bunların ise Abdülhamit ile Atatürk’ün genel anlamda yönetim anlayışlarıyla, örneğin hilâfet makamına farklı bakış açılarında olmalarıyla yakından ilgili olduğu söylenebilir. Bilindiği üzere, Abdülhamit, dış ve iç politikasında halifelik makamına özel bir yer vermekle kalmamış, ona yeni işlevler de yüklemiştir. Bu politika, Abdülhamit ve yönetimin teokratik niteliğini belirgin şekilde öne çıkarmıştır. Atatürk ise, Kurtuluş Savaşı’nı verirken, Vahidettin’in halifelik ordularıyla da mücadele etmek zorunda kalmıştır. Bu olay, doğal olarak bu makamın tarihe terk edilmesinde önemli bir etken olmuştur. Dolayısıyla, bazı yazarların tarihsel şahsiyetlere yaklaşımı ideolojik ve pratiktir.

Sultan Abdülhamit’in saltanatı zamanında Osmanlının ekonomik olarak “Düveli Muazzama”nın finans kuruluşlarına bağlanması sonucunu doğuran 1881 tarihli Muharrem Kararnamesi ve bu karar gereğince kurulan Düyûn-ı Umumiye İdaresi tarihsel bir vakadır. Türkiye’nin finansal olarak Avrupa ülkelerinin kontrolü altına girmesi imparatorluğun Batılı güçlere bağımlılığını pekiştirmiştir. Abdülhamit ve yönetiminin, Kıbrıs’ı İngilizlere kiralamasına (1878), Tunus’un Fransa’nın himayesi altına girmesine (1881), Mısır’ın İngilizler tarafından i.galine (1882) karşı koyamaması ‘Abdülhamit’in dengeli siyaseti sayesinde, onun zamanında hiçbir toprak kaybı yaşanmamıştır’ iddiasının temelsiz olduğunu gösterir. Bundan başka, Sultan Abdülhamit zamanında, Batılılaşma sürecindeki Osmanlıda Fransız ve İngiliz hayranlığı yanında bir de Alman hayranlığının peydah olması siyasal kültürümüzde tamiri imkânsız yaralara neden olmuştur. Bunlara rağmen, Atatürk karşıtı bazı çevrelerin “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuranlar ve Cumhuriyet devrinin inkılaplarını yapmış olanlar tahsillerini Abdülhamit’in kurduğu müesseselerde yapmışlardır” lafzını klişe haline getirmeleri tarihsel gerçeklere aykırıdır.

Abdülhamit yönetimi, modern eğitim kurumlarının kurulmasına ve gelişmesine özel önem vermiştir. Bununla birlikte, bu eğitim sisteminin otokrat niteliği gözardı edilmemelidir. Atatürk, çağdaşı Jöntürkler gibi, Abdülhamit’in saltanatı yıllarında yetişmiş, ancak bu otokrat rejime karşı cemiyet kurarak mücadele de etmiştir. Fakat o, bir süre sonra Jöntürklerden, daha doğrusu İttihatçılardan ayrılmış, hatta onlara karşı cephe almıştır. Çünkü Atatürk’ün karakterini belirleyen unsurların başlarında “hürriyet” düşüncesi geliyordu. Üstelik, Balkan Savaşı’ndan sonraki İttihatçı, iktidarı despotik bir yönetim anlayışına yönelmişti. Bu durum, İttihatçıların varoluş nedenlerini yıpratıyor ve hürriyetçi ve eşitlikçi tarihleriyle çelişiyordu. Bu nedenlerle, Atatürk’ün önderliğini yaptığı ve başarıya ulaştırdığı Kurtuluş Savaşı“saltanatçı”, “ittihatçı” sıfatlarıyla nitelenemez. Böyle bir yaklaşım, tarihsel gerçekleri ve Atatürk’ün tarihsel konumunu yadsımaktır. Bazı tarih yazarları, onun nesebinden başlayarak, bütün bir Kurtuluş Savaşı’nı, bu savaşı başarıya ulaştırma yönündeki mücadelesini karalamak, çarpıtmak ve devrimlerini de reddetmek eğilimi içindedirler. Kimi yazarlar ise, örneğin Kulin, Atatürk ve Devrimini tahfif etmektedir. Ülkemizin popüler yazarlarından Ayşe Kulin, “Füreya” adlı biyografik romanında, Kemal Atatürk’ün silah arkadaşlarından General Mehmet Emin Koral’in kızı Füreya’nın da anlatımına dayanarak, Atatürk’ün sofrası ve çalışma arkadaşları hakkında gerçek dışı ifadeler kullanır. Füreya Koral, 1935 yılında Atatürk’ün yakın çalışma arkadaşlarından Ali Kılıç ile evlenir ve aynı yıl İstanbul’dan Ankara’ya taşınır, fakat orada ummadığı bir ortamla karşılaşır. Bu durumu Kulin şöyle anlatır14: “(Füreya) o konuda çok kitap okuduğu için çok iyi bildiği Fransız Devrimi’ni gerçekle.tiren aydınlar gibi, Ankara’da münevver bir çevre bulacağını sanmıştı. Devrimin arka plandaki kahramanları, o müthiş kafalar, filozoflar, düşünürler, elbette Paris’te olduğu gibi, Ankara’da da Atatürk’ün yakınında olacaklardı. Ama ne acı ki, Atatürk’ün yakın çevresi bomboş insanlarla doluydu. Hiçbirinde ne kültür ne birikim ne sanat tutkusu vardı. Füreya’nın on beş yaşında okuduğu kitapları bu insanlar duymamışlardı...”

Atatürk’ün önderliğinde gerçekleştirilen ve “Atatürk Devrimi” olarak adlandırılan hareketi bir Fransız, bir Amerikan veya bir Bolşevik Devrimi’ne benzetmek yerine, karşılaştırmak daha doğru bir yaklaşım olabilir. Atatürk Devrimi’ni diğer büyük devrimler gibi zatı şahsına münhasır bir kategoride değerlendirmek gereklidir. Nitekim Atatürk, bu konuya açıklık getiren konuşmalar yapmıştır. Bununla birlikte, Atatürk ve Devrimi’ne, Fransız deneyiminden hareketle, “Jacoben” örneğinde eleştiriler yönetilmektedir. Ancak, yine Fransız örneğinde, Atatürk Devrimi’nin jacobenist vasfının negatif eleştirilerle yüklü olduğu dikkat çekicidir. Halbuki, jacobenizmin tümüyle olumsuz bir düşünce ve eylem olmadığı bilinmektedir. Bizde Atatürk ve Devrimi’nin jacoben vasfının eleştirisinin, ikiyüzüncü yıldönümü vesilesiyle Fransız Devrimi’nin yeniden yorumlandığı ve jacobenizme eleştiriler yöneltildiği sıralarda gündeme geldiği anlaşılmaktadır. Kısacası, jacobenizm noktasında, Atatürk Devrimi’nin aydınlanmacı niteliği eleştirilerek reddi miras yoluna gidilmek istenmektedir. Bu eleştirilerin, Türkiye’de postmodernite’nin popüler bir düşünce haline gelmesiyle entelektüel çevrelerde yaygınlaştığı görülmektedir.

Bu noktada, jacobenizm ile kameralizm arasında bazı koşutluklar aranabilir. Kameralizm, aydın despotizminin kuram haline getirilmiş şeklidir. Aydın despotizmi ise, merkeziyetçi bir devlet aygıtının kurulmasını öngören bir düşüncedir. Kameralistlerin savunduğu düşünceler Fransız Devrimi ile gerçekleşme sürecine girmiştir. Fransız Devrimi’ni yeniden yorumlama sürecinde Devrimin yıldönümünü kutlama komisyonunun başkanlığına getirilen Fransız tarihçisi François Furet’nin 1978’de yayınlanan eserinin önemli etkisi olmuştur. Bu eserinde Furet, Sovyet gulag’ları ile Fransız jacoben’leri arasında bazı benzerlikler kurarak, jacobenizmin terörü anımsattığını, dolayısıyla devrimi yeniden düşünmeye sevk ettiğini belirtiyor, Fransız Devrimi’nin bittiğini ileri sürüyordu.15

Kemalistler ile Jacobenler arasında birçok benzer noktalar vardır. Örneğin her iki hareket de, uluslarının yaratıcısı olmuşlar, iktidar tekelini elinde tutan bir hanedanı tasfiye ederek, siyasal ve sosyal açıdan demokratik bir işlev görmüşlerdir. Ayrıca, Fransızlar Jacoben Kulübleri, Türkler de Halkevleri vasıtasıyla – nitelikleri ve işlevleri farklı olsa da– halkı aydınlatmaya ve savundukları düşünceleri yaymaya çalışmışlardır. Bununla birlikte, aydınlanma düşüncesi konusunda, Fransızların Türklere açık bir üstünlüğü vardır. Jacobenlerin, eserlerinden yararlanabileceği önemli oranda Fransız düşünürleri mevcutken; Kemalistlerin bu konuda başvurabilecekleri Türk aydınının sınırlı sayıda olduğunu biliyoruz. İşte Atatürk Devrimi, kendi düşünsel ve kültürel temellerini kendisi oluşturmaya çalışan ve Türklerin klasik düşüncesinin köklerini belirleyerek bir çerçesini kurmaya çalışan bir aydınlanma hareketidir de. Atatürk, Türk düşüncesinin klasiklerini belirlerken, bir medeniyet dairesinden başka bir medeniyet dairesine geçişin temellerini de atmış oluyordu. Dolayısıyla, Atatürk Devrimi’ne karşıt tutum içinde olanların, Atatürk’ün aydınlanmacı ve medeniyetçi devlet adamlığı şahsiyetine de hücum ettikleri görülür.

Atatürk ve Devrimi karşıtı söylemlerde, onun devrimlerini uygulamaya koyarken demokratik olmayan hareketler olduğunu, bunun başında İstiklâl Mahkemeleri geldiğini, Fransız örneğinde olduğu gibi, devrimin bittiği iddiasından hareketle, Cumhuriyetin numaralandırılması gerektiğini ileri sürerler. Bu eleştirilerin, Furet’in yukarıda özetlediğimiz düşünceleri ile benzerlik gösterdiği anlaşılmaktadır. Bizdeki eleştiriciler, tenkitlerini esaslı kılabilmek amacıyla olsa gerek, Atatürk Devrimi’nin kritiğine Kurtuluş Savaşı’ndan başlarlar. İddialara bakılırsa, Kurtuluş Savaşı’nı ilk düşünen ve tasarlayan Padişah Mehmet Vahidettin’dir. Vahidettin, Kurtuluş Savaşı’nın liderliğine Atatürk’ü seçmiş ve bunun için sembolik bir görev uydurmuş. Atatürk Anadolu’ya gitmek istemiyormuş, fakat onu Vahidettin ikna etmiş. Ona bir buyuruldu (hattı hümayun) ve yüklü miktarda para vermiş. Hatta, Atatürk, Anadolu’da Kurtuluş Savaşı’nın başında iken, Vahidettin ile bağlantı kurarak fikir üretiyormuş.16

Atatürk’ün müfettişlik görevini alması ve Samsun’a gidi.i meselesi, özellikle son otuz yılda bir kısım yazarlar tarafından tarihsel gerçeklere aykırı şekilde ele alınarak gündeme getirilmeye çalışıldı. Bu yöndeki görüşlerin temel kaynağı, son Sadrazam Tevfik Paşanın torunundan şifahen alınan bilgilerdir. Vahidettin’in vatansever olduğuna ili.kin gösterilen kanıtlar ise, Vahidettin’in Başkâtibi Ali Fuad Türkgeldi’nin anılarına dayandırılır. Vahidettin’in Ulusal Mücadele’yi tasarlayan ilk ki.i olduğuna ili.kin iddiaların kaynağı ise 150’liklerden Mevlanzâde Rıfat’ın 1929’da Halep’te basılan ve 1933’te Türkiye’de de yayınlanan “Türkiye İnkılâbının İçyüzü” adlı eseridir. Onların bu iddaları, özellikle Kadir Mısıroğlu’nun eserlerinde açımlanıp çeşitlendirilmiştir. Bu iddiaların ortak özelliği, hiçbir arşiv belgesine dayanmaması ve şifahî nitelikli söylenceler olmasıdır. Birbirini tutmaması ve kendi içinde çelişkili olması ise iddiaların diğer özelliğidir. Bandırma Vapuru konusunda ortaya atılan savlar ise tam bir senaryodur.

Kurtuluş Savaşı’nı kimin başlattığı, savaşın nasıl finanse edildiği konusunda ortaya atılan iddiaların bir kaynaktan neşet ettiği görülmektedir: Cumhuriyetin temel niteliklerini ve kazanımlarını hazmedemeyenler, bunların ortadan kaldırılmasını savunanlar. Bunlar, spekülatif nitelikli düşünceleri tarihsel bir gerçekmiş gibi kamuoyuna tanıtmak, mümkün olursa telkin yoluyla geniş kesimlere yaymak amacıyla “resmi tarih” kavramını öne çıkarmakta, böylece ulusal değerlerin tartışılarak yıpratılması ve yerlerine kendi fikirlerinin konması amacındadırlar. Bunları birleştiren ortak nokta Atatürk ve Cumhuriyet karşıtı olmaktır.

Atatürk, Kurtuluş Savaşı’na başlamak ve bunu başarıya ulaştırmak konusunda Osmanlı hanedanının inisiyatifi dışında hareket etmiştir. Üstelik onun “Anafartalar Kahramanı” olmak gibi büyük bir prestiji vardır. Kurtuluş Savaşı’nın orijinini ve sikletini onun devrimci şahsiyeti dışında bir yerlerde aramanın hiçbir anlamı yoktur. Çünkü o, Ulusal Kurtuluş Savaşı’nı başlatıncaya kadar sükûnetini korumuş, savaştan sonraki dönemde tatbik edeceği devrim hareketi tasarısını yakın çevresinin dışında kimseyle paylaşmamıştır. Halbuki Atatürk, önemli kararlar alırken, çoğu zaman yıllarca düşündü, araştırdı, inceledi, sordu, denedi, milletine yarar getireceği zaman uygulamaya koydu. Cumhuriyetin ilânı gibi önemli bir konuda da durum farklı değildir. Genellikle sanıldığı gibi cumhuriyetin ilânı hiçbir zaman “akşamdan sabaha verilmiş bir karar” değildir. Aksine, yaklaşık yirmi yıllık bir düşünmenin, olumlu-olumsuz deneyimlerin ortaya çıkardığı bir düşüncenin ürünüdür. Çünkü onun başlıca özelliklerinden birisi pragmatik ve sentezci oluşudur.

Bununla birlikte, Atatürk’e ve Devrimine saltanatçılar tarafından yöneltilen eleştirilerin konjunktürel nedenlerin de etkisiyle yoğunlaştığı görülmektedir. 3 Mart 1924 tarihli kanuna ilaveten, 28 Haziran 1938 tarihli Pasaport Kanunu gereğince Osmanlı hanedanının Türkiye’ye girişleri mümkün değildi. Buna rağmen, 1945 yılından itibaren bu yasağın aşılmaya çalışıldığı, bu zamandan itibaren Atatürk aleyhindeki yayınların yoğunluk kazandığı görülmektedir. Bununla eşzamanlı olarak, ülkemizde Atatürk karşıtı yayınlarda önemli oranda artış olmuştur. Bu yayınlarda tarihin hammadesi sayılan arşiv belgesine yer verilmediği gibi, ileri sürülen fikirlerin de tarih metodu ve felsefesi ışığında değerlendirilmeden ortaya atıldığı ve çoğunun söylenti ve rivayet nitelikli malumatla doldurulduğu, okuyucunun aklına değil, duygusuna hitap edildiği görülmektedir. Kısacası, popüler tarihçiler, özlemini çektikleri yönetim ve toplum biçimini, tarihsel gerçekleri çarpıtarak savundukları ideolojiyi tarihsel temellere dayandırmaya çalışırlar. Bunun için de, bu düşüncelerini engellediğini sandıkları tarihsel kişiliklerle mücadele verirler.

Atatürk karşıtı söylemler birkaç noktada toplanabilir: Ulusal Kurtuluş Savaşı emperyalizm karşıtı bir hareket değildir; Atatürk Türkiye’sinde, İstiklâl Mahkemeleri örneğinde olduğu gibi, demokratik bir yönetim mevzu bahis olmamıştır; dönemin tek partisi totaliter bir politika izlemiş, onun vefatıyla devrim hareketi bitmiştir. Çoğunluğu popüler nitelikli eserlerde dillendirilen bu ve benzeri iddialar tarihsel gerçeklere aykırıdır. Örneğin İstiklâl Mahkemelerine, Fransız ve Bolşevik ihtilâlleri mahkemelerinin uygulamaları esas alınarak yöneltilen eleştiriler ve uydurma iddialar bunlar arasındadır. Atatürk döneminin otoriter nitelikte bir yönetim olduğu iddiası da, yukarıdaki tezler gibi temelsiz ve mesnetsiz söylemlere dayanmaktadır. Siyaset bilimcileri, Atatürk ve idaresinin demokratik nitelikleri baskın bir yönetim anlayışında olduğunu, tek partisinin ise, aynı yıllarda etkinlik gösteren diğer ülkerlerdeki parti yönetimlerinden daha demokratik ve plüralist bir rejim içerisinde ve “potansiyel demokrasi”ye sahip olduğunu belirtirler.17

Duverger’nin ifade ettiği gibi, faşist rejimlerde rastlanan otorite savunusunun yerini Kemalist Türkiye’de demokrasi savunusu almıştır. Dönemin tek partisinin adının “Cumhuriyet” olu.u bile, onu yirminci yüzyılın otoriter rejimlerinden ziyade, Fransız Devrimi’ne yaklaştırır. Konvansiyon örneğinde olduğu gibi, bütün iktidarı TBMM’ne veren 1921 Anayasası da bu benzerliği pekiştirir. Anayasanın “egemenlik kayıtsız şartsız ulusundur” ilkesi Kemalist rejimin demokratik niteliğinin kanıtıdır.18 Bu nedenle, Cumhuriyetin ilk yıllarında, Cumhuriyeti ve Devrimleri koruma vazifesiyle faaliyet gösteren İstiklâl Mahkemelerini “otoriter bir rejimin aygıtı” şeklinde nitelemek mümkün değildir. Bunlar, kendisinden önceki terör ortamını da yenmeye çalıştıklarından, Sovyet Devrimi sırasında kapalı ve gizli çalı.an Çekalara benzetilemez. Çünkü, çalışmaları halk huzurunda ve herkese açıktır. Üstelik bunlar, Fransız Devrimi’nin ihtilâl mahkemeleri örnek alınarak kurulmuş olmasına karşın, gerek çalışma yöntemi gerekse verdiği hükümlerin nitelik ve niceliği noktasında Fransız Mahkemeleri gibi terör yaratmamıştır. İstiklâl Mahkemeleri, Çiçerin’in de yerinde ifadesiyle, “bir itimat ve emniyet unsuru teşkil eder.”19

Kendilerini “İkinci Cumhuriyetçi” olarak niteyen bazı yazar ve akademisyenler, Ulusal Kurtuluş Savaşı ile ilgili sıradışı yorum ve değerlendirmeler yapmaktadırlar. Bu çevrelerin ortaya attıkları iddiaya göre. Milli Kurtuluş Savaşı anti-emperyalist değildir. Yunanlılara karşı bir savaştır. İngiltere, Fransa ve İtalya’ya karşı savaşılmamış; hatta bu ülkelerden İngiltere, Yunanistan’a destek vaadini yerine getirmeyerek Türkiye’ye dolaylı olarak yardımcı olurken, Fransa ve İtalya ise açıktan yaptıkları diplomatik ve askerî yardımlarla Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın kazanılmasında önemli rol oynamışlardır. Bu tezi savunan çevreler, başta ulu önder Atatürk olmak üzere Ulusal Mücadele kahramanlarını tarihî gerçekleri saptırmakla suçlamakta ve Cumhuriyet tarihinin tabu olmaktan çıkarılarak yeniden tartışılmasını istemektedirler. Halbuki, Türk Kuruluş Savaşı, 20. yüzyılda emperyalizme karşı girişilen ilk büyük bağımsızlık hareketidir. Birçok bilim adamı bu konuda hemfikir olduklarını eserlerinde yaptıkları değerlendirmelerle ortaya koymuşlardır. Diğer taraftan, Kurtuluş Savaşı’na ilişkin yerli ve yabancı arşivlerinde bulunan belgeler bu iddiaları çürütecek mahiyettedir.

Özetlersek, ülkemiz popüler tarihçilerinin, bilimsel yöntem ve yaklaşım konusuna öncelik vermedikleri, metodik ve felsefik verilerden yeterince istifade etmedikleri anlaşılmaktadır. Durum böyleyken, spekülatif ve dayanaksız tezlerin popülist tarzda okurlara sunulması nedeniyle, milletimizin tarihsel düşüncesi bilimsel içerikten uzak ve yoksun kalmaktadır. Hatta, bizde tarihin ulusal kimliğin oluşumundaki önemli konumu düşünülürse, popüler alandan başlayarak tarihçilik bir “iman/inanç alanı” olabilmektedir. Tarihin, bir siyasal mücadele arenası olarak da kullanıldığını biliyoruz. Ancak bunun düzeyli ve medodlu bir nitelik kazanması temennisinde bulunmak, bulunmakla kalmayıp müşahhas girişimler başlatmak tarihçilerin hakkı ve vazifesi olmalıdır. Ulu önder Atatürk’ün bilime, bilimsel düşünceye verdiği özel önemin yanısıra tarih yazımında rehberliği de güncelliğini korumaktadır. Ulusal tarih yazımı ve tarih anlayışında, popülist yazarlar bilimsel çalışmalara yöneldiği, popüler tarihçilikte, akademik tarihçiler de geniş okur kitlelerine açıldığı takdirde olumlu gelişmelere başlangıç olması muhtemeldir.

DİPNOTLAR
*Akdeniz Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Başkanı, ANTALYA.
1 Edward Hallett Carr, Tarih Nedir, 2.B., İletişim Yayınları, İstanbul 1987, s. 57-58.
2 Hıfzı Topuz, Taifte Ölüm, 2.B., Remzi Kitabevi, İstanbul 1999, s. 11.
3 Erdal İlter, Millî İstihbarat TeşkilâtıTarihçesi, Millî İstihbarat Teşkilâtı Müsteşarlığı, Ankara 2002, s. VII.
4 İlber Ortaylı, İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı, 3.B., Hil Yayın, İstanbul 1995, s.77-78.
5 Ortaylı, İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı, s. 33-34.
6 Mustafa Oral, İmparatorluktan Ulusal Devlete Türkiye’de Tarih Anlayışı, TİTE, Doktora Tezi, 2002, s. 81.
7 Said Halim Paşa, Buhranlarımız, yay. haz. M. Ertuğrul Düzdağ, Tecüman 1001 Temel Eser, Nu.9, s.69-70.
8 Tevfık Nureddin, Sultân Aziz’in’ Hal’i ve ve İntihârı, Konstantiniyye 1324, s.3’den naklen aktaran Yavuz Selim Karakışla, “II. Abdülhamit’in Saltanatı(1876-1909): Kızıl Sultan mı, Ulu Hakan mı?”, Toplumsal Tarih, Nu.XVIII/103 (Temmuz 2002), s. 10.
9 Oral, İmparatorluktan Ulusal Devlete Türkiye’de Tarih Anlayışı, s. 80-81.
10 Gökhan Çetinsaya, “Abdülhamid’i Anlamak : 19. Yüzyıl Tarihçiğine Bakış”, Sosyal Bilimleri Yeniden Düşünmek, der. Tanıl Bora-Semih Sökmen, Metis Yayınları, İstanbul 1998, s.138-139, 145 dn. 3.
11 Karakışla, a.g.m., s. 19; Re.ad Ekrem Koçu, Osmanlı Padişahları, 2.B., Doğan Kitap, İstanbul 2002, 559, 565. İlginçtir ki, Koçu’nun bu eserinin kapağında “tarihî roman” ibaresi bulunmaktadır. Eserin vasfının, içeriği incelenirse, Osmanlı sultanlarının hayat hikâyeleri olması nedeniyle, “biyografi” olması lâzımdır.
12 Koçu, a.g.e., s.566.
13 A.g.e., s. 564-565.
14 Ayşe Kulin, Füreya, 23.B., Remzi Kitabevi, İstanbul 2000, s. 155.
15 François Furet, Fransız Devrimi’ni Yorumlamak; çev. Ahmet Kuyaş, Alan Yayıncılık, İstanbul 1989.
16 Bu cins iddialar ve bunların gerçekliği üzerine kapsamlı ve yetkin bir araştırma mevcuttur: Turgut Özakman, Vahidettin, M. Kemal ve Milli Mücadele. Yalanlar, Yanlş.lar, Yutturmacalar, 2.B., Bilgi Yayı nevi, Ankara 1998.
17 Maurice Duverger, Siyasi Partiler, 3.B., çev. Ergun Özbudun, Bilgi Yayınevi, Ankara 1986, s.359- 364.
18 A.g.e., s.360. Bununla birlikte Atatürk, çeşitli konuşmalarında TBMM Hûkümeti’nin bazı bakımlardan Sovyet Şuralar Hükümeti ile benzerlik gösterdiğini belirtir.
19 Ergun Aybars, İstiklâl Mahkemeleri; Bilgi Yayınevi, Ankara 1975, s. 227-228.

Not:


 

· Daha fazla osmanlı siyasi tarihi
· Haber gönderen mehmetipci


En çok okunan haber: osmanlı siyasi tarihi:
KÖSE MİHAL’İN MEZARI VE HARMANKAYA




Ortalama Puan: 3.16
Toplam Oy: 18


Lütfen bu haberi puanlamak için bir saniyenizi ayırın:

Mükemmel
Çok İyi
İyi
İdare Eder
Kötü






 Yazdırılabilir Sayfa  Yazdırılabilir Sayfa

 Bu Haberi Arkadaşına Gönder  Bu Haberi Arkadaşına Gönder



Ziyaretçi İstatistikleri

Açılış Sayfası Yap

Mehmet İPÇİOĞLU tarafından hazırlanan bu site.


3 Temmuz 2001'de aramızdan ayrılan Nejat Göyünç'e İthaf Edilmiştir




Sayfa Üretimi: 0.206 Saniye