0
Makaleler | Osmanlı Tarihçileri | Osmanlı Tarih Deyimleri | Osmanlılar | Popüler Konular | Olaylar| Osmanlı Bibliyografyası | Bildiriler
Süreli Yayınlar| Arşiv Belgeleri & Rehber | Doktora Tezleri | Mücmel Osmanlı Tarihi


· Ana Sayfa
· Anketler
· Araştır
· Hesabınız
· İletişim
· Konular
· Metin Sürümü
· Tavsiye Et
· Yazı Gönder



Şu an sitede, 29 ziyaretçi ve 0 üye bulunuyor.

Kayıtlı değilsiniz. Buraya tıklayarak ücretsiz kayıt olabilirsiniz.



Oryentalistlerin Gözüyle
31 Mart Fotoğrafları
Çeşitli Vesikalar
Osmanlı Arşivinden
Kisve Bahası Belge
Mulâj-i Ruznamçe
Gazavat-ı Murad
Ahkâm Defteri
Feth-i Estergom
ingilizce haritalar
Türkçe haritalar
Şeriyye Sicilleri
Fermanlar
Ermeni Vahşeti
Topkapı Sarayı
Surnâme-i Vehbi
Kıyâfet-nâme
Osmanlı Kilimleri
Osmanlı Nakışı
Osmanlı Vazoları
Osmanlı'da Bağdad











Ottoman History Writing



Nuruosmaniye Kütüphanesinde Bulunan Bazı Kazasker Ruznamçeleri



Europe''s Muslim Capital



Changing Perceptions of the Ottoman Empire: The Early Centuries



Christians, Jews and Muslims in the OttomanEmpire: Lessons for Contemporary Coexistence



Islamızatıon In The Balkans As An Hıstorıographıcal Problem: The Southeast-European Perspectıve



The Guilds Of Jerusalem in Ottoman Period

Tanzimat Aydınlarının Eklektizmi

Doç.Dr. Hüseyin ÇELİK

Hemen belirtelim ki burada eklektizmi felsefi bir doktrin olarak değil, terim olarak kullanıyoruz. Çok yönlülük , çok şeyi derleyip sentezlere varma, bir konuda ihtisaslaşmaktansa kırk anbarlığı tercih etme, üzerinde durmaya çalıştığımız eklektik tavırdır.

Eklektik tavır, bir konuda derinleşmeye, yani ihtisasa aykırıdır. İlk ve orta çağlarda ihtisaslaşma pek bilinen bir kavram değildir. Çünkü sözünü ettiğimiz çağlarda bilinler zaten birbirinden kesin çizgilerle ayrılmış değil. Doğu'da da Batı'da da durum aynıdır. Mesela İbn-i Sina'nın aynı zamanda Matematikçi, Fizikçi, Tıpçı, Dilci Astronom vs. olduğunu okuduğumuzda hayretlere kapılıyoruz. Bir insan bütün bu disiplinlerde nasıl uzman olabilir? diye aklımıza sorular takılıyor. Buna cevap bulamadığımız zaman da meseleyi İbn-i Sina'nın dehâsıyla açıklıyoruz. İbn-i Sina'nın büyüklüğüne diyeceğimiz yok. Ancak olay gayet açık ve basittir. Onun zamanında bilinen bütün astronomiyi 200 sayfalık bir kitaba, bütün tıbbı belki 300 sayfalık bir kitaba sığdırmak mümkündü. Dolayısıyla geçmişte bir insanın birçok bilimde uzman olması makul ve mantıklıydı. Kendi döneminde en büyük tıp bilgini olan İbn-i Sina şüphe yok ki günümüzdeki bir pratisyen hekim kadar tıp bilmiyordu. Bugün tıbbın herhangi bir dalında yapılmış yayınları kütüphanelere sığdıramazsınız. Dolayısıyla çağımızın ihtisas çağı olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.



Bu girişten sonra Tanzimat aydınlarının eklektizmine geçebilirz. Tanzimat dönemi Osmanlı aydınları, XVIII.asırda Ansiklopedistler'in Batı'da yaptığını yapmaya çalışan kimselerdir. Ancak onlardan ayrıldıkları bir taraf vardır. O da şudur: Bu insanlar, Osmanlı toplumunu eğiteceğini, aydınlatacağını düşündükleri materyalı başta Batı olmak üzere dışardan taşımak gibi bir durum ile karşı karşıya idiler. Avrupa karşısında geri kalmış hatta acze düşmüş Osmanlı toplumunu ayağa kaldıracak çareyi, Avrupa'nın elindeki vasıtaları bu tarafa nakletmekte bulan aydınlar,aslında öncelikle neyi, nasıl alacaklarını bilmiyorlardı diyebiliriz. Tanzimat dönemi aydınlarının Batı karşısındaki tavrını, günlerce aç kalmış insanın mükellef bir sofra ile karşılaştığı zamanki tavrına benzetebiliriz. Aç bir insan, çeşit çeşit yiyeceklerle donanmış bir sofrada, nasıl ki neyi ilk etapta yiyeceğini şaşırıp hepsine birden saldırırsa Tanzimatçı aydınlar da Batı karşısında böyle bir tutum içerisindedirler.

Batı karşısındaki şok ve şaşkınlık halini 1720'lere, Yirmisekiz Mehmet Çelebi'ye kadar götürebiliriz. Mehmet Çelebi Paris'in sokağından operasına kadar herşeyine meftun olmuştur. II.Mahmud'a kadar bütün sıkıntının askeri alandaki geri kalmışlıktan kaynaklandığına inanılıyordu. Ordunun modernizasyonu ile beraber esas meselenin bilimden kaynaklandığı kendiliğinden ortaya çıktı. Yani, Osmanlı toplumunun en çok eksikliğini duyduğu şey Fen Bilimleri idi. Askeriyenin de eğitim sisteminin de sanayinin de çürümesinin sebebi buydu. Dolayısıyla Avrupa'nın fenninin alınması zaruret halini almıştı. İşte bu noktada Tanzimat dönemi aydınlarının eklektik tavrını bütün çıplaklığı ile görebiliyoruz. Zaten "kırk anbar"cı bir gelenekten gelen sözkonusu insanlar tabiri caizse hepsine birden saldırdılar. Gerçi bu tarihlerde de uzmanlaşma branşlaşma anlamına gelen "taksimü'l-amâl" "mesailerin tanzimi" terkipleri ağızdan ağıza dolaşıyordu, ama prensipte bunu görmek mümkün değildi. Tanpınar, bu dönemi "herkesin, herşeyi birden öğrenmeye çalıştığı"1 bir dönem olarak vasıflandırır.

Tanzimat döneminde eklektik bir yapıya sahip olan aydınlar arasında, Münif Paşa, Ali Suavi, Hoca Tahsin Efendi, Ahmed Mithad Efendi, Beşir Fuad, Mizancı Murad bey başta gelirler. Sosyal Bilimler sahasına has olmak üzere Cevdet Paşa'yı da bu isimlere katabiliriz.

Münif Paşa, Bilimin temelinde felsefe olduğu kabulüyle işe felsefeden başlar. "Muhaverat-ı Hikemiye" Münif Paşa'nın yaptığı Batılı filozoflardan tercümeleri içine alan bir eserdir. Bu eser aynı zamanda bizde Batıdan yapılan ilk tercümeler arasındadır. Paşa felsefe sahasında kalmaz şairliğe soyunur, kaside-gûluk yapar, destan yazar. Hukuk üzerine yayımladığı üç eserden sonra, İlm-i Servet isimli eseriyle ekonomi biliminden de hissesiz olmadığını ortaya koyan Paşa, Cemiyet-i İlmiyye-i Osmaniye'nin yayın organı olarak çıkardığı Mecmua-i Fünûn isimli dergide isminden başlamak üzere eklektik bir görüntü sergiler. Bilindiği gibi "Fünûn" fenler kelimesinin Arapçasıdır. Burda sadece bir fen üzerinde değil, fenler üzerinde durulacaktır.

Nitekim gerek Hazine-i Evrak, gerek Rûzname-i Ceride-i Havadis gerekse Mecmua-i Fünûn'daki yazılarına Mülkiye'den, hukuktan, iktisada, folklordan antropolojiye, felsefeden sosyolojiye, coğrafyadın etnoğrafyaya, jeolojiden elektriğe kadar bir çok dalda dolaşan Münif Paşa'nın yaptığı işlerde de bu çok yönlülüğü görürüz. Yaptığı işleri şöyle sıralayabiliriz:

Düz memurluk, mütercimlik, eğitimcilik, mahkeme reisliği, diplomatik gazetecilik...Ticaret ve Ma'arif gibi birbiriyle çok da ilgili olmayan iki bakanlıkta bakanlık yapmış olduğunu da belirtelim.2

Ali Suavi'nin bulaşmadığı bilim dalı yok gibidir. Suavi'nin müstakil eser verdiği bilim dalları şunlardır: Ahlâk, kelâm, eğitim, iktisat, coğrafya, siyaset, tarih, hukuk, felsefe, dil, matematik...Suavi'nin Paris'te çıkardığı ğazetenin adı Ulûm'dur. Malum olduğu üzere ulûm ilimler demektir. İsmi gazete kendisi dergi olan Ulûm'da fen bilimlerinin o gün bilinen hemen her koluyla ilgili yazı vardır. Mıknatıstan, havanın ağırlığına; diesel motordan, mekaniğin çeşitli meselelerine kadar bir çok konuyla ilgili Ulûm'da haber veya bilgi seviyesinde yazılar yayımlanmıştır.

Suavi, iş hayatına düz memur olarak başlar. Bunu medrese hocalıkları, rüştiye hocalığı, ticaret mahkemesi reisliği, tahrirat müdürlüğü, vaizlik, gazetecilik, şehzâdelere hocalık ve okul müdürlüğü takip eder. Suavi'nin eklektiziminde diğer bir önemli husus, din bilimleri ile fen bilimlerini şahsında kaynaştırmış ve her iki saha ile yakından ilgilenmiş nadir şahsiyetlerden biri olasıdır. O bu yönüyle tam manasıyla bir bağdaştırmacıdır. Hem sarıklı, hem fesli, hem mektepli, hem medreseli olabilmiş nadir şahsiyetlerden biridir Suavi 3

Hoca Tahsin Efendi, adı üzerinde bir din adamıdır. Paris'ten dönüşünde yeni açılacak Darülfünûna müdür tayin edilecek kadar fen bilimleri ile haşır neşir olmuştur.Bir din adamı olarak bu dönemde, Büchner'i ,Dawrin'i ,Lamark'ı ,Holback'ı vs.i okuyan sanırım Hoca Tahsin Efendi'den başka bir kimseyi zor buluruz. Bıraktığı eserler: astronomi, fiziko-kimya ve ahlak sahalarındadır. Onun Mecmua-i Ulûm'u, Mecmua-i Fünûn ve Ulûm'un takipçisi durumundadır.4

Bu neslin en tipik şahsiyeti şüphesiz ki Ahmet Mithat Efendi'dir. Tanpınar onun için "Bütün ömrünce öğretmek için öğrenecektir." 5 demektedir ki bu, Mithat Efendi kadar olmasa bile diğerleri için de söylenebilir. Mithat Efendi için hangi alanlarda dolaşmış, yazmış çizmiş? Sorusunu sormaktansa hangi alanlarda yazmamış? Sorusunu sormak cevabı daha da kolaylaştırır. Ders kitaplarından, dinî, felsefi, ahlaki, edebi, siyasi konulara varıncaya kadar yüzlerce eserin sahibi olan Mithat Efendi'nin romanlarında bile yığınla ansiklopedik bilgi vardır. "Vah" ve "Hayret" isimli romanlarında doğrudan fenni konuları işleyen yazar Dağarcık ve Kırk Anbar isimli dergileri ile de çok yönlülüğünü ortaya koyar. Bu dergilerin isimleri bile aynı manayı çağrıştırır. Onun bu özellikleri idealist kahramanı Rakım Efendi'ye de geçmiştir.6 Rakım Efendi bir koltukta iki değil adeta beş karpuz taşımaya çalışır.

Beşir Fuad, bilim delisi bir insandır. Ölümü bile tabiri yerinde ise bilimseldir. İngilizce, Fransızca ve Almanca ile ilgili çalışmalarının dışında biyoloji, fizyoloji, anatomi, antropoloji, fizik, mekanik v.s. bir çok alanda yazan Beşir Fuad,7 bir asker olduğu halde tecessüs alanını çok geniş tutmuştur.

Mizancı Murad Bey'e gelince, o eserleriyle ve aksiyonuyla çok yönlü bir insandır. Sosyal bilimlerden, tarihe özel bir ilgisi ve yakınlığı olmakla beraber, edebiyat, siyaset, iktisat gibi ilimlerle de yakından ilgilenmiştir. Bürokratlığı yanında profesyonel bir gazeteci, herşeyden önemlisi "Esas itibariyle fikir adamıdır"8 Murad Bey'in gazetesi Mizan yazarının adının bir parçası olacak kadar kendisiyle özdeşleşmiştir. Murad Bey'in Mizan'la yaptığı şey ise "fikir politikacılığı" 9 dır. Murad Bey'in Turfanda Mı Yoksa Turfa Mı isimli romanı hem yazarının hem de XIX.asrın ikinci yarısındaki Osmanlı yönetiminin romanıdır.

Murad Bey'in roman kahramanı Mansur Bey, Mithat Efendi'nin Rakım Bey'ine taş çıkartacak kadar becerikli ve çok yönlüdür. Adeta her şeye bir anda el atmak, her şeyi yoluna sokmak için yaratılmış gibidir. Fransa'da tıpla beraber şarkiyat da tahsil etmiştir. İstanbul'a döndükten sonra bir yandan doktorluk yaparken, öte yandan Hariciye Nazırlığı'nda çalışır. Bu arada İttihad-i İslam ideali için tutuşur, çırpınır. Beyrut ve Tunus'ta Batılı misyonerlerin okullarına rakip olabilecek okullar açar. Yani tam bir eğitim seferberliğine girişir. Bosna Hersek İsyanı esnasında bizzat buraya giderek yabancı temsilcilikler nezninde lobicilik faaliyetleri yapar. Mansur Bey, İstanbul'dan ayrılıp Aydın'daki Veliler Çiftliğine yerleşince burada eğitim seferberliği ilan eder. Klasik okulların yanında köyde ziraat mektebi açar, iplik fabrikası kurar. Mansur Bey, doktor olarak 93 Harbine katılır, Plevne savunmasında bulunur. Doktor Mansur, doktorlukla yetinmez, savaş planları üzerinde komutanlarla tartışır hatta bozuşur ve bu yüzden sürgüne yollanır. Nihayet, Mansur Bey'in ciğerleri onun koşma temposuna yetişemez; çölden gelen bu çok elli, kollu insan Trablusgarp çöllerine gömülür.

Tanzimat aydınları arasında, Cevdet Paşa gibi hayata medreseden başlayıp bürokratlığa geçen kimselere çok az tesadüf edilir. Müderrislikle açılan ikbâl yolları Cevdet Paşa'yı politakaya götürür. Çeşitli meclis üyelikleri, müdürlük, müfettişlik, kadılık, valilik ve bakanlık yapan Cevdet Paşa tarihe dilci, tarihci, hukukçu, ilahiyatçı, siyaset bilimci olarak geçmiştir. O eklektik bir karakterden ziyade özellikle tarih ve hukuk sahalarında, mutebâhir bir alim karakteri sergiler.

Tanzimat aydınlarını, kendi devirlerinin şartları içerisinde değerlendirdiğimiz zaman, onları spesifik bir alanda derinleşmedikleri için suçlayamıyoruz. Nasıl ki lise düzeyine kadar tahsil yapan her insana temel bilgi seviyesinde fen ve sosyal olmak üzere çok değişik alanlarda bilgi veriliyorsa, Tanzimat aydınları da orta öğretim devresi yaşayan toplumumuza hemen her bilimden bilgi aktarmaya çalışıyorlardı. Hatta hem öğreniyor, hem de öğretiyorlardı dersek daha doğru olur.

Herşeyin ifrat ve tefriti, yani aşırı uçları zararlıdır. Eklektizm tefrit ise, bütün hayat boyunca ihtisasın spesifik bir noktası ile yetinmek ifrattır. Bu konuda derinleşen insanlar genelde sığlaşıyorlarsa ortada ifrat var demektir. Bir insan ziraat profesörü olup, spesifik bir böcek türü üzerinde mutahassıs olabilir. Unutulmaması gereken şey şudur: Böcek profesörü de sosyal bir varlıktır, kendi ailesiyle, çevresiyle, toplumuyla, tarihiyle, ekonomisiyle v.s.ilgilidir. Dolayısıyla ana hatlarıyla da olsa en azından ülkesinin tarihini, edebiyatını, musikisini hatta sosyolojisini bilmek durumundadır. İhtisas mazeretine sığınıp sığlaşan, sosyal bilimlerden habersiz ama din, dil, hukuk, siyaset lafı geçti mi ahkâm kesen, teknede hamur bırakmayan mütehassısları, akademisyenleri hepimiz tanımıyor muyuz?.. Dikey derinleşme aşırı bir yatay sığlaşmaya yol açıyorsa, bundan kaçınmak lazım.

1- Tanpınar, Ahmet Hamdi, Asır XIX Türk Edebiyatı Tarihi, İstanbul l976, s.179
2- A.g.e.,s.179-182.
3- Çelik, Hüseyin , Ali Suavi ve Dönemi , İletişim Yayınları İstanbul 1994.
4- Akgün, Yrd.Doç.Dr.Mehmet , Materyalizmin Türkiye'ye Girişi ve İlk Etkileri, Kültür Bakanlığı Yay.. Ank.,1988,s.162-164.
5- Tanpınar, a.g.e.s.448.
6-Okay, Doç.Dr.Orhan , Batı Medeniyeti Karşısında Ahmed Mithat Efendi, Atatürk Üniv.Yay.,Ank.1975,s.61-63.
7-Beşir Fuad'ın eserleri için Bkz.Okay, Orhan,. İlk Türk Pozitivist ve Naturalisti Beşir Fuad , Dergah Yay., İst.s.223-229.
8- Emil, Doç.Dr.Birol , Mizancı Murad Bey , İst.1979.s.702.


 

· Daha fazla osmanlı siyasi tarihi
· Haber gönderen mehmetipci


En çok okunan haber: osmanlı siyasi tarihi:
KÖSE MİHAL’İN MEZARI VE HARMANKAYA




Ortalama Puan: 2.6
Toplam Oy: 5


Lütfen bu haberi puanlamak için bir saniyenizi ayırın:

Mükemmel
Çok İyi
İyi
İdare Eder
Kötü






 Yazdırılabilir Sayfa  Yazdırılabilir Sayfa

 Bu Haberi Arkadaşına Gönder  Bu Haberi Arkadaşına Gönder



Ziyaretçi İstatistikleri

Açılış Sayfası Yap

Mehmet İPÇİOĞLU tarafından hazırlanan bu site.


3 Temmuz 2001'de aramızdan ayrılan Nejat Göyünç'e İthaf Edilmiştir




Sayfa Üretimi: 0.192 Saniye