0
Makaleler | Osmanlı Tarihçileri | Osmanlı Tarih Deyimleri | Osmanlılar | Popüler Konular | Olaylar| Osmanlı Bibliyografyası | Bildiriler
Süreli Yayınlar| Arşiv Belgeleri & Rehber | Doktora Tezleri | Mücmel Osmanlı Tarihi


· Ana Sayfa
· Anketler
· Araştır
· Hesabınız
· İletişim
· Konular
· Metin Sürümü
· Tavsiye Et
· Yazı Gönder



Şu an sitede, 45 ziyaretçi ve 0 üye bulunuyor.

Kayıtlı değilsiniz. Buraya tıklayarak ücretsiz kayıt olabilirsiniz.



Oryentalistlerin Gözüyle
31 Mart Fotoğrafları
Çeşitli Vesikalar
Osmanlı Arşivinden
Kisve Bahası Belge
Mulâj-i Ruznamçe
Gazavat-ı Murad
Ahkâm Defteri
Feth-i Estergom
ingilizce haritalar
Türkçe haritalar
Şeriyye Sicilleri
Fermanlar
Ermeni Vahşeti
Topkapı Sarayı
Surnâme-i Vehbi
Kıyâfet-nâme
Osmanlı Kilimleri
Osmanlı Nakışı
Osmanlı Vazoları
Osmanlı'da Bağdad











Ottoman History Writing



Nuruosmaniye Kütüphanesinde Bulunan Bazı Kazasker Ruznamçeleri



Europe''s Muslim Capital



Changing Perceptions of the Ottoman Empire: The Early Centuries



Christians, Jews and Muslims in the OttomanEmpire: Lessons for Contemporary Coexistence



Islamızatıon In The Balkans As An Hıstorıographıcal Problem: The Southeast-European Perspectıve



The Guilds Of Jerusalem in Ottoman Period

KUTLUK VEREN BİLGİ VE 26 AĞUSTOS'A GİDEN YOL

Anonim writes "
H. B. Paksoy, D. Phil.

[Ohio State Üniversitesinde, Türk Öğenci Birliğince düzenlenen
26-30 Ağustos 1922'yi anma toplantısına 26 Ağustos 2000 de sunulmuştur]



İçinde yaşadıkları olayları gelecek kuşaklara aktarmak isteği ile ilk kayıt altına almaya baslayanlar, uğraşlarına "soru sormak" tanımını verdiler. Bir yerde, kendi yaptıkları yanlışları ve sonuçlarını çocuklarına anlatmak, gelecekte yaşayacakların bu yanlışlara yeniden girmelerini önlemek istediler. Kısa süre sonra, bu soru sorma yöntemi "doğru'yu aramak" isteği ve o yöndeki duzenleme düşünceleri ile birleşti. Günümüzden en az ikibin beşyüz ile dört bin yıl önce yer alan bu gelişmeler, günümüz olaylarını öncelikle etkilemeyi sürdürmektedir.
Onbirinci yüzyılda yaşayan düşünce işvereni Balasagunlu Yusuf, Kutadgu Bilig başlıklı kitabında Türkler için ölüm-kalım niteliğindeki önemli konulara parmak basar. Dünyada bilinen ilk "tuğ bağlama sav" larindan biri olan Kutadgu Bilig kitabı, "soru sormak" yanında, "doğru'yu aramak" yönünde de çok önemli adımlar atar. Balasagunlu'nun dil'e getirdiği "kut" sözü, yalnız sevinç paylaşma kapsamında kullanılmamıştır. Bir toplum'un yaşamını sürdürebilmesi için ne tür adımlar atması gerektiğini konumuna yerleştirir. Toplumlar sürekli olarak uluslararası yarışma içindedirler. Bu yarışma'nın tek kuralı vardır: toplum olarak bağımsız ve varlıklı yaşam'ı sürdürebilmek. Yaşam'ı sürdürebilmek de, büyük ölçüde bilgi birikimini gerektirir; uygun soruların sorulması, doğru'yu arama yöntemlerini içerir.



Bir toplum'un, ve dünyanın iyiliğini öngören düşünce işverenleri, olayları ve sonuçlarını yalnız kayıt etmek ile kalmazlar. Olayları karşılaştırmak ve sonuçları üzerinde yeni görüşleri de en geniş düzeyde toplum'a ve dünyaya dağıtmak da sorumlulukları içindedir. Düşünce işverenlerinin bağımsız olarak kollarını sıvadıklarını ve düşüncelerini ortaya koyduklarını unutmadan, 26 Ağustos'a giden yol'un ardındaki olay, düşünce, ve girişimleri kısaca özetleyelim.

Bir olay ve girişim, ardinda bir düşünce olmadan yer alamaz. Kişiler ve toplumlar, belirli bir sonuca ulaşmak icin atılım'a geçerler. Olay ya da girişimlere başlayanlar'ın, kendilerini iten düşüncelerin kökenlerini, o düşüncelerin neden ve nasıl üretildiklerini bilip-bilmediklerinin önemi açıktır. Bir düşüncenin kökenini ve ortaya atılış amaçlarını anlamadan o düşüncenin ardına düşenler, düşünce'yi yaratanların almak istedikleri sonuçlara körü-körüne yordam vereceklerdir. Bu arada, başkalarının düşüncelerini denetlemeden benimseyenler, öz çıkarlarını da sakatlanmış olabilirler.

Bilinen yazılı kaynaklara göre, dünyanın ilk yönetim düzeni "Tek Kişilik Yönetim"dir. Yönetimi ele geçiren bu kişinin dudaklarının arasından çıkacak her türlü söz, bu kişi'ye bağlı toplum ya da toplumları toptan başeğmeye iten yasalara dönüşür.

Yasaları kurumlaştırılmış inançlar (Musevilik, Hristiyanlık, İslam, vb) ortaya çiktıktan, bu inançlar "kutsal el kitapları" (İncil, Kuran, vb) içinde dondurulduktan sonra, kurumlaştırılmış inançların önderleri ile Tek Kişilik yönetim'i elinde tutanlar arasında çok geniş kapsamlı bir yarış başladı. Kıran-kırana süren bu yarış, günümüzde bile kesin bir sonuca bağlanmış değildir. En son örnekleri, dünyanın çevresinde yer alan değişik ülkelerindeki "yönetim düzeni" uygulamaları içinde izlenebilir.

Diğer bütün bilinen yönetim düzenleri, Kurumlaştırılmış İnançlar ve Tek Kişilik Yönetim arasında kalan geniş alan içinde gözlenebilir. Dolayısı ile: Anayasal Tek Kişilik Yönetimi, Çoğulcu Yönetim, Güdümlü Bağımlı her tür yönetim, Alış-Veriş'e dayalı türlü yönetimler bu yukarıda belirlenen iki uç düşünce ve uygulama arasında kalır. Bu orta kuşakta kalan yönetim düzenleri, içlerindeki toplumların nitelik ve eğitim düzenleri uyarınca başarı ya da başarısızlığa uğrarlar. Örneğin: Çoğulcu Yönetim düzeni, başarılı olabilmek için yüksek oranda bağımsız bilgili yönetici, yasa koyucuları ve bağımsız düşünce işverenlerinin yoğun çalışmasını gerektirir. Bir "yasa koyucu kurumun" bir toplum içinde var olması, o yasa koyucu kurumun ne bağımsız olduğunu ne de yasallığını gösterir. Ancak toplumun çoğunluğu bağımsız eğitimli ise, yasa koyucu kurumun uygulamaları da toplumu ve toplumun çıkarlarını yansıtacaktır.

Alış-veriş'e dayalı yönetimler ise, öncelikle kapalı olmak niteliğini taşırlar. Ancak yönetim'i ellerinde tutan kişilerin çocukları, bu yönetim'e katılmak üzere, ve özel eğitimden geçirilerek işbaşına gelirler. Toplum'un diger kesimlerinden bu yönetici bölümüne geçiş genellikle olanak dışıdır.

Bir toplum'un eğitim düzeni değişik nedenlerle düşebilir. Savaş sırasında çok kişi ölmüş ya da öldürülmüştür; okullar kapatılmış, öğretmenler sürülmüş olabilir. Daha da kötüsü, "öğrenim ve öğretim düzeni" adı altında yürürlükte olan eğitim tam anlamı ile bağımsızlığını yitirmiş, güdümlü duruma düşmüş olabilir. Bilgi yerine, okullarda "yarı-bilgi, yarı-saplantılar" öğrencilerin kafalarına doldurulabilir.

Eğitim düzeni düşen toplumlar, er-geç iki uç yönetim düzeyinden birine geri düşeceklerdir: ya Tek Kişilik yönetim, ya da Kurumsallaştırılmış İnanç ile yönetileceklerdir. Her iki yönetim düzeni de tam tekelcidir, diğer türlere yaşam ortamı vermez.

Julius Caesar (ölümü M.Ö. 44) Roma'yı (belirli ilkel çoğulculuktan) Tek Kişilik yönetim'e çevirdi. Bunu, Roma'nın bir yasa koyucu kurumu olmasına karşılık gerçekleştirebildi. Roma yönetimi altına Roma alaylarının gücü ile alınmış olan bütün toplumlar, günü geldiğinde en güçlü Roma alaylarını yenmesini öğrendiler. Her toplum bağımsızlık kazandıkça, Roma öncesi öz inançlarına dönmeye de başladı.

Roma diğer toplumları yönetimi altına aldıkça, bu yeni toplumların düşünce ve inançları da Roma'yı kökten etkilemeye başladı. Özet olarak bu inançlar: Mısır'dan İsis; kuzey Hindistan ve güney İrandan Mithraism ve Zoroastrianism; batı asya'dan Cybele; Filistin'den gelen "Yeni Düzenlemiş Musevilik." (Ek olarak, Avrupa içinde çok sayıda yerel küçük saplantı inançları da vardı). Romalıların kendilerine seçtikleri çok tanrılı inançlar ile bu yeni gelen inançlar kıyasıya yarışmaya girdiler. Ek olarak, Roma üst düzey yöneticileri kendilerine yönetimde "doğru'yu aramak" yöntemleri de seçmişler idi. Bu doğru'yu aramak yöntemleri de, genel olarak, Atinalı düşünce işverenlerinin Roma üzerindeki etkisinin göstergesi idi.

Bütün bu dengesiz ve eğitimsiz Roma içi kargaşalığına, Roma'ya karşı dışarından gelen Alman (Goth) ve Hun alayları var güçleri ile de katılınca, Roma yönetim toplumu ortadan kalktı. Yeni Düzenlenmiş Musevilik bu arada yön ve kapsam eklenmeleri ile Hristiyanlik oldu; Roma'nın Tek Kişilik yönetimi yerine, öz Kurumlaşmış İnanç düzenini geniş oranda Avrupa'ya yerleştirmeye başladı.

M.S. 800 yılında, Charlemagne'in Papa ile yaptığı söylenen anlaşma sonucunda, "Kutsal Roma" kurulmus oldu. Bu anlaşma uyarınca, Kutsal Roma Tek Kişilik yönetici düzenine girdi. Kutsal Roma Tek Yöneticisi, Papayı kılıcı ve orduları ile koruyacaktı. Buna karşılık, Papa da, Kutsal Roma Tek Yöneticisinin "Tanrının Buyruğu ile Tek Yönetici olduğunu" yardımcıları yolu ile bütün toplumlara duyuracak, bu görüşün yerleşmesine yordam verecek idi. Bu anlaşmadan sonra, Kurumlaşmış İnanç düzeni Avrupanın en önde gelen yönetim düzeni olmayı en az bin yıl sürdürdü.

Bu Tek Kişilik yönetim düzen'in yönetim'i elinde tutması, diğer ve ters düşüncelerin üretilmediği anlamına gelmiyordu. Onbeşinci yüzyıldan başlayarak, Avrupanın belirli düşünce ağırlıklı konumlarında, İnanç ile Düşüce yöntemlerinin birbirleri ile bağımlı olmadığını belirten kişiler görüşlerini ortaya koymaya başladılar. Bu gelişmelere göe, İnanç ve Yönetim toplumların seçeneğine de kalabiliyordu. Bu düşünceler toplumlar içinde kök salmaya başlar iken, öbür yandan da toplumlar inançları dışında kişilikleri de olduğunu da yeniden anlamaya başladılar.

Genellikle, kişisel çıkarların toplamı olarak görülen toplumsal çıkarların öncelikle gözetlenmesinin önemli bir göstergesi olan Amerikan Devrimi de bu düşüncelerin olgunlaşması sonucunda 1776 da yer aldı. Özellikle toplumu içinde düşünceleri kavrayarak uygulamaya koyabilen düşünce işverenlerinin varlığı bu devrim'in gerçekleşmesine önayak oldu. Ardından, 1798 da gelen Fransız devrimi, Avrupalı düşünce işverenlerinin de bu yönde düşünce birliğine vardıklarını gösterdi. Kaldı ki, bugün bilindiği gibi, 1789 Fransız devrimi, 1776 Amerikan devriminden büyük ölçüde etkilenmiş idi. Amerikan devriminin gerçekleşmesine katılan en önemli kişiler sonra Fransa'da da görev yapmişlardı.

Osmanlı devleti içinde Yeniden Düzenleme'nin (Tanzimat, 1839-1876) yer alması bu çerçeve içinde en açık düzende görülebilir.

Osmanlı devleti Yeniden Düzenleme sürecine, Tek Kişilik Yönetim ve Kurumlaşmış İnanç düzeni karması bir anlayış ile gelmiş idi. Ancak, Avrupa'lı düşünce işverenlerince geliştirilen türde uygulamalar yüzyıllar önce Asya'da tuğ bağlayan diğer Türk toplumları içinde yer almış olmasına karşılık, Osmalılar arasında fazla bir sessizlik var idi. Koçi Bey Risalesi bile göz ardı edilmiş idi. Enderun'da kullanıldığı var sayılan Kutadgu Bilig ile olan bağlar da koparılmaktaydı. Kurumlaşmış İnanç düzeni herşeyin üzerinde tutulur olmuştu. Bunun nedeni olarak ta, eğitim düzeninin, ve buna bağlı olarak da, Enderun'un eğitiminin günün koşullarına uyacak eğitimi öngörmemesi idi.

Avrupa içinde ise, kişilerin ve toplumların çıkarlarını da koruyacak yönetim düzeni üretme çalışmaları, ortaya eskiden de bilinen ancak yeniden ivedilik kazanan bir tutumu belirliyordu: "Nasıl Yönetilecek; Giderlerini Kim Ödeyecek?

Soru'yu bu düzende sormanın öneminin açık olduğu da ilk bakışta göz'e çarpar: yönetim'in adı ya da uygulaması ilk adımda çok önemli değildir. Önemli olan, yönetimin giderlerini kimin ve ne yolda ödeyeceğidir. Eğer bu ödeme çok aşırı düzey'e varacak olursa, yönetim düzeyinde yeni görüşler getirmek olağandır. Günümüzde Avrupa toplumlarının en az yarısının adlarında "Tek Kişilik yönetim" deyimi olmasına karşılık, çoğunluğunun toplumları "ödeme" türlerini ve düzeylerini yeniden elden geçirme yeteneğindedirler.

Fransız Devrimi sonrası, Avrupa içinde yeni bir yarış başladı. Avrupa'nın ileri gelen Toplumları Avrupa'yı gene Roma süreci altında olduğu gibi bir yönetim altında birleştirmeyi öngörüyorlardı. Bu toplumların her biri, diğerlerini yönetimi altına almak, "Yeni Roma" olmak isteğinde idi. Fransa çoğulculuk denemesi yaparken diğerleri "Tek Kişilik" yönetim düzeni içinde idiler. Bu da, Fransız Devrimi sonrası yer alan Çoğulculuk ve Tek Kişilik yönetim arasındaki yarışın birinci bölümü idi.

Yarışmanın uzantısı ise, alıveriş konumunda yer aliyordu. Eğer bir toplum diğerlerini yönetim'ine alacak ise, bu ancak ordu gücü ile olacaktı. Ordu ise, çok gider gerektiriyordu. Bu giderler de toplum olarak çok satıp, az almak ile gerçekleşebilirdi ki, alım varlığı ancak bu yönde arttırılabilirdi.

Ne var ki, yarışma gereği Avrupa içinde bu tür birikim yapmak güçleşmişti; bütün Avrupalı toplumlar bu sonuca varmak için ellerinden geleni ardlarına koymuyorlardı. Üstelik, kendi aralarında ikili, üçlü anlaşma ve ortaklıklara da girerek bir güç dengesi oluşturmayı başarmışlardı. Bu güç dengesi o kertede ince idi ki, eğer bir anlaşma birliği diğerine saldıracak olursa, diğer anlaşma birliği kendini yeterince koruyabilecekti.
Bu yüzden, yarışma dünyanın diğer bölgelerine de kaymaya başladı. İsa'nın doğumundan çok önce Roma toplumu ile Çin arasında büyük oranda alış-veriş yapılıyordu. Ancak, ödemeler dengesi, kesinlikle Çin'in yararına idi. Romalı soylu hanımlar Çin'den satın alınan ipeklileri giyiyorlar, Roma da karşılığını som gümüş olarak Çin'e gönderiyordu. Bu da, Roma'nın gelirlerinin tam anlamı ile Çin'e sorgusuz olarak aktarılması idi. Bu ödemeler dengesi aktarması, Roma'nın çökmesini büyük ölçüde etkilemişti.

Bu olayları unutmayan Avrupalı toplumlar onyedinci yüzyıldan başlayarak "üretim devrimi" sürecine de girmiş olduklarından, ürettiklerini Asya ve Afrika'da satıp birikim elde etmek çözümüne giriştiler. Gene yarışmanın doğal kurallarınca, bir toplum bu çözüm'e giriştiğinde, diğer toplumlar da kendi çıkarlarını kollamaya başladılar. Kipling'in taktığı ad ile, Asya'daki Büyük Oyun böylece 1828 Türkmençay anlaşması sonucu bütün ağırlığı ile başladı. "Oyuncular" İngiltere, Rusya ve Almanya idi. Daha önce, onaltıncı yüzyıldan başlayarak, Portekiz, İspanya, Hollanda, Fransa bu oyunun ilk basamaklarını deniz yolu ile açmışlardı. Ama, Türkmençay sonrası, oyunun kuralları ve kapsamı da değişmişti. Amaç şimdi yalnız gelir birikimi de değildi. Bu birikimi diğer toplumların elinden almak ve diğer toplumları küçük tutmak da vardı. Böylelikle Avrupalı toplumlar Asya ve Afrika'da sömürgeler kurmaya da giriştiler.

Osmanlı devleti ise, bu toplumların, özellikle Fransa, İngiltere, Almanya ve Rusya arasındaki (tam anlamı ile) yarışmaları arasında kalıyordu. Hem Avrupa, hem de Asya'daki toprakları dolayısı ile, Avrupalı yarısmacıların her atılımı Osmanlıları da bu işlere karıştırıyordu. Avrupalı her bir yarışmacı, Osmanlılardan gelecek her türlü çıkar'ı yalnız kendi toplumları yararına yönlendirme çabasında idiler. Bu yüzden, Osmanlıların dağılmasını istemiyorlardı. Eğer Osmanlı toplumu dağılacak olursa, bir bölüm Avrupalı toplum diğerleriden daha seçme bölgeleri eline geçirecek, diğerlerinden daha çok gelir elde edebilecekti.

Osmanlı toplumu kendine özgü yönetim yöntemleri de uyguluyordu. Bu yöntemler, yerine göre, Avrupalı yarışmacıların gelirlerini kısıtlayabiliyordu. Bu yüzden, Avrupalı yarışmacılar Osmanlı toplumunun Avrupa kurumlarını benimsemesini öngördüler. Böylelikle, kurumlaşmalar arasında uyum sağlandığında, Osmanlı Toplumu Avrupa üretim çevrelerinden daha çok alımlarda da bulunmak isteyecekti.

Avrupa kurumlarının Osmanlı toplumuna aktarılabilmesi de, Osmanlı eğitim düzeninin belirli bir yere kadar Avrupa düzeyine getirilmesi gerekli idi. İş'e Osmanlı ordusu ile başlandı. Türlü okullar kurulması sağlanarak, Osmanlı subaylarının Avrupa yöntemlerini öğrenmeleri öngörüldü. Ne var ki, bilim bir bütündür. Diğer örneklerinde de görülebileceği gibi, bilim akmaya başlayınca, durdurulması güç olur.

Osmanlı ordusu bünyesinde kurulan sağlık, topçu, gemi ve savunma görev ve kuruluş öğrenimi okullarındaki öğrenciler kendilerine okutulanların dışında görüşler ve bilimlerle de tanıştılar, ilgilenmeye başladılar. Avrupalıların kullandiğı türden Kutluk Veren Bilgi de bunların başında geliyordu. Böylece, alışageldikleri yönetim ve inanç türlerinden dışındaki uygulamaların nitelikleri üzerinde görüş alış-verişine de başladılar. Bu subayların bir bölümü, "çağdaş" olarak gördükleri bu uygulamaları Osmanlı toplumuna da en iyi düşüncelerle aktarmak istiyorlardı. Osmanlı toplumu, atalarından gelen, atalarının yarattiğı yazılı ve sözlü öz "Kutluk Veren Bilgi" türünü, değişik etkilerin altında kalarak, unutmuşlardı.

Ordu bünyesindeki okullarda okuyanların bir bölümü, Osmanlı düzenini değiştirerek, Avrupa tür'ü düzen'e geçmeyi öngörüyorlardı. Bunun için gizli örgütler de kurmaya başlamışlardı. Bu subaylar arasında ordudan ayrılarak (ya da, bu yöndeki girişimleri nedeni ile ayırtılarak) bir yurttaş niteliğinde çalışmaya koyulanlar oldu. Anca, bu noktada büyük birkaç sorun ortaya çıktı. Avrupa düzenleri genellikle tek bir soy'dan gelen bir toplumun yararına görev yapmak için oluşturulmuştu. Örneğin, Fransız devrimi (soy köken'i olarak Alman Frank'lardan gelen), Fransızları daha çok Fransız yapmıştı. Almanlar, üçyüz'ü bulan küçük Alman şehir toplumunu "tamga vergilerini birleştirmek," başka bir deyimle "ortak pazar kurmak" yolu ile büyük Alman toplum'una dönüştürmüşlerdi. İngilizler, genel toplumlarının bünyelerinde İskoç, İrlanda ve Gal'liler (Welsh-Cymru) olmalarına karşılık, bütün bu bağımlı ve güdümlü toplulukları "Büyük Britanya Krallığı" için çalıştırabiliyorlardı. Buna karşılık, Osmanlı toplumu ise, çok uluslu idi. Osmanlı bünyesi içine kılıç gücü ile (Roma toplumu örneği) yüzyıllar önce alınmış çok sayıdaki küçük topluluk (gene Roma örneğinde olduğu gibi) bağımsızlık aramakta idi. Dolayısı ile, ortaya bir kimlik sorunu çıkmıştı. Ordu bünyesinden ayrılanların karşılaştıkları ilk büyük sorun olan bu kimlik sorusuna, iki yönde ve kümede çözüm getirilmesi önerildi: 1) Osmanlı kimliği; 2) Türk kimliği.

Osmanlı kimliği: inanç, soy, maya ve görüş ayırımı gözetmeden Osmanlı toplumu içinde yaşamakta olan bütün bireylerin eşit yurttaş olduğunu savunuyordu. Türk kimliği ise, Osmanlı toplumunun kuruluşununa önayak olan Türklerin kimliği üzerine Avrupadan getirilecek yeni kurumların kurulmasını öngörüyordu.

Ancak, ortada önemli bir sorun daha vardı: yüzyıllar boyunca çok uluslu bir toplum durumuna gelen Osmanlı, kurucularının, Türklerin kimliğini büyük ölçüde unutmuştu. Bu kimliği ve Türk mayasını işlememiş arıtmamış, kayıtlarda ve yönetimin üst düzeylerinde günlük yaşam içinde tutmamıştı. Böyle bir ortamda, Avrupa topluluklarınca Osmanlı'ya "Yeniden Düzenleme" baskısı yapılması Avrupa için çok daha kolaydı.

Özellikle ondokuzuncu yüzyıl içinde (bu akım, yirminci yüzyılda da sürdürülmüştür), Rus ve Avrupa topluluklarının yüksek öğretim okul ve özel kurulmuş araştırma birimlerinde görev yapan bilim adamları, Türklerin kökenleri üzerine yaptıkları çalışmaların sonuçlarını yayınlamaya başladılar. Ek olarak, Osmanlı içindeki kişisel girişimli bireyler de (bu yayınlardan da etkilenerek) kökenlerine duydukları saygı ve sevgi sonucu bu konulara eğildiler. Türklük araştırmaları filizlenmeye başladı. Rus toplumundan kaçarak İstanbul'a yerleşen, Orta Asya Türk kökenli aydınlar da bu akımlara büyük destek verdiler. Bu ilişkiler en az onaltıncı yüzyıldan başlayarak Kazan-İstanbul-Baku-Taşkent çerçevesindeki bilim adamlarınca da sürdürükmekte idi.

Bu uyanış sonucunda elde edilmeye başlanan bilgileri yaymak için Osmanlı Türk toplumu bünyesinde değişik ocaklar ve dernekler oluşturuldu, kitaplar yayınlanmaya başladı. Bu yayınlar, daha önce Kazan ve Baku'dan İstanbul'a gelen kitaplar, dergiler, gazeteler ve diğer yayınlar dizisine eklendiler. Bu yöndeki ilgi, doğal olarak yönetim yöntemlerini de kapsamına almakta idi. Yurt dışına çıkarak yeni yönetim çözümleri arayanlar da, Osmanlı içindeki topluluklarla işbirliğine giriştiler.

İttihat ve Terakki Cemiyeti, bu tarla'ya atılan tohumlardan yeşermeye başladı. Özellikle, 1905-1908 arasında dünya çevresinde oldukça belirli bir bağımsızlık akımı gözlenir. Kuruluşunda gizli bir dernek olan İttihat ve Terakki, 1909 sonrası açığa çıkarak Osmanlı topluluğunun yönetimini kesin olarak eline aldı. İttihat ve Terakki'nin üyelerinin büyük bir bölümü, Osmanlı ordusunda görevli subaylar idi. Subay olmayanların çoğunluğu da Osmanlı toplum yönetiminde görev yapmakta idiler. 1909 da İstanbul'da yer alan ikinci İrtica hortlaması sonucu, İttihat ve Terakki'li subayların önayak olması ile kurulan Hareket Ordusu yalnız İrtica'yı söndürmekle kalmadı, Padişah'ı da değiştirdi. Bu olayı, "praetorian guard" adı ile bilinen eski Roma Tek Yöneticisini koruma birliklerinin girişimlerine (ve Arap Halifeler devrindeki, özelllikle Memlükler içindeki Hassa Alaylarının uygulamalarına) eşit tutabiliriz.

1914 öncesi, Avrupa içinde yeni bir patlamanın yer alacağı, bütün gözlemcilerce görülebiliyordu. Bu yüzden, İngiltere ve Rusya toplumları, 1905 ile 1908 arasında çok gizli bir anlaşma ile Asya'da 1828 den beri sürdürdükleri Büyük Oyun'u durdurmakta anlaştılar. Her iki toplum da Almanlardan çekinmekte idi. Onsekizinci yüzyılın sonlarından beri gittikçe güçlenmekte olan Alman topluluğu, her bakımdan kabına sığamayacak duruma gelmişti. Ek olarak, Avrupa'nın diğer toplumları içinde de yönetimlere karşı bir direnme görülüyordu.

Kark Marx'ın, Engels katkısı ile yazdığı "komunist gündemi" de Avrupa içinde ve dışında etki göstermeye başlamıştı. İngiltere ve Rus toplulukları, bu yeni komunist akımının nereye gideceğini pek iyi kestiremiyorlar, bu akım'a yalnızca "oyun bozan" gözü ile bakıyorlardı.

Ayrıca, "öc almak" isteği, daha önceki savaşlarda kaybedilen toprakları geri alma düşüncesi de, yeni savaşlara girme olasılığını arttırıyordu. Japonların 1905 de Rusları Asyanın doğusunda yenmiş olmaları, Asyada sömürge olarak yaşamakta olan toplumları da canlandırmıştı. Avrupanın doğusunda Osmanlı toplumu, özellikle 18ci yüzyıldan beri durmadan toprak kaybetmekte idi. Doğu Avrupa'da, Osmanlı'dan koparılarak kurulan yeni toplumların her birinin arkasında diğer bir Avrupa toplumu vardı. Bulgarlar Rusya'ya dayanıyorlardı. İngilizler olmadan Yunanlıları düşünmek çok güç idi. Avusturya-Macaristan ise, Osmanlı gibi çok uluslu bir toplum olduğundan, ve bünyesindeki toplumlar (Çek, Slovak, Slovene, Bohem, Rumen, vb) da bağımsızlık istediklerinden, Alman toplumu olmadan Avusturya-Macaristan'ın dik durması kolay değildi.

Osmanlı ordusu, Yeniçeriden ondokuzuncu yüzyılda Nizam-ı Cedid ve Asakir'i Mansure-i Muhammediyye'ye; Kırım savaşı sonrası Fransız eğitimine; İttihat ve Terakki ile de Alman-Prusya eğitim düşünce ve düzenine geçti. Alman Genelkurmayı Osmanlı ordusuna gelecekteki savaş için çok önem veriyordu. Çünkü, Alman düşüncesine göre, Rusya'daki Almanlar Anadolu'ya göç ettirilerek orada bir Alman uydu toplumu kurulacak idi. Ama bu, beklenen savas bittikten sonra gerçekleştirilecek idi. Önce, Almanların gelecek savaş'ı kazanması gerekli idi.

Birinci dünya savaş'ı daha başlamadan önce, Alman genelkurmay'ı ayrıntılı girişimler başlatmış idi. En çok korktukları, Almanya'nın hen dogu ve hem de batıda bir anda çarpışmalara girmesi idi. Ordularını iki'ye böleceği gibi, iki'ye bir, iki ayrı topluluk ile birden döğüşmesi gerekecekti. Savaş başladıktan sonra, Alman genelkurmayının korktuğu başına geldi. İngiltere ve Rusya, batı ve doğudan Almanya'ya karşı döğüş'e başladılar.

Alman genelkurmayı, karşılık olarak iki girişim hazırlamıştı: 1) Ruslara karşı Osmanlı ordusunu döğüştürmek; 2) İngilizlerin en değerli gördükleri yerlerde (Hindistan-İran doğrusunda) İslam ayaklanması çıkartmak. Osmanlılar Ruslara karşı Kafkaslarda çarpışmalara girecek olursa, Ruslar Alman'lara karşı çarpışan ordularına yedek, patlayıcı, vb göndermekte güçlük çekecekler, ya da Almanlarla döğüşen ordularının bir bölümünü geri almak durumunda kalacaklar, dolayısı ile, Almanlar soluk alabilecekti. İngilizler de, Hindistan-İran doğrusunda Almanların çıkaracağı İslam ayaklanması sonucu, ordularının bir bölümünü Avrupadan çekip, Asya'ya göndermek durumunda kalacaklardı.

Alman genelkurmayının birinci isteğini yerine getirmesi güç olmadı. Enver, Osmanlı'nın Kafkaslarda Ruslara yüklenmesini bizzat emretti. Bu sırada, İngiliz akdeniz donanmasınca kovalanmakta olan iki Alman zırhlısı boğazlardan geçerek İstanbul'a demir attı. Uluslararası anlaşmalara göre, bu iki Alman gemisinin 24 saat içinde limandan ayrılması gerekiyordu. Alman büyükelçisi bu iki geminin Osmanlılara satıldığını duyurarak, uluslararası gerekleri yerine getirdi. Ancak, bu iki geminin komutası Alman amiralinin elinde kalmıştı. Amiral, birkaç Osmanlı gemisini de yanın katarak, Kırım sahillerini Osmanlı bayrağı altında top'a tuttu. Artik, Osmanlı Birinci dünya savaş'ına girmekten kaçınamayacaktı. Birinci dünya savaşı bitmeden önce, 1917de Rus orduları Erzincan'a kadar girmiş, daha ileri gitmek için yığınak yapmakta idiler. Rusları ancak 1917 Rus İhtilali durduracak idi.

Osmanlı ordusunu Ruslara karşı başarı ile savaş'a sokan Alman genelkurmayının Hindistan-İran'da İslam ayaklanması çıkarmak atılımı İngiliz gizli servislerine yenildi. İngilizler, böyle bir ayaklanmanın çıkarılmasını değişik düzenlerle önlediler.

İngiliz, Fransız ve İtalyan'lar, Almanlara karşı döğüşmekte olan Ruslara Karadenizden yardım yollamak istiyorlardı. Bunun için, donanmalarının Çanakkale ve İstanbul boğazlarından geçmesi gerekli idi. Osmanlı birlikleri (Alman genelkurmayının da istediği gibi) saldırgan donanmaları 1915 de Çanakkalede durdurdu.

Almanlar bütün çabalarına karşılık, savaşı kazanamıyorlardı. Alman genelkurmayı, Lenin'i gizlice Rusya'ya sokmayı başardı. Biliniyordu ki, Lenin Rus Çarlığını devirecek ayaklanmaları başlatacaktı. 1917 de Rus orduları içindeki bireyler, ve pek çok ordu birliği, Bolşeviklerin yaydıkları düşünceler sonucu savaştan çekildiler. Çarlık ordusu çöktü. Alman genelkurmayı, bir aşamayı daha kazanmıştı. Ancak, Amerikan birliklerinin İngiltere ve yandaşlarına katılıp savaş'a girmesi denge'yi değiştirdi. Alman birlikleri püskürtüldü; Almanya yanında, yandaşı olan Avusturya-Macaristan ve Osmanlılar da yenik düşmüş sayıldılar.

Birinci dünya savaşının sonucunda her biri öncelikle Tek Kişilik Yönetim düzeninde olan dört topluluk dağıldı. Almanya, Avusturya-Macaristan, Rus çarlığı ve Osmanlılar. Ancak, bu çöküşler, yönetim düzeyindeki dalgalanmaların daha başlangıcı idi. Tek Kisilik Yönetim'in yerini ne tür bir düzen alacak idi? Bu daha açikça belirlenmemişti. Örneğin, Birinci dünya savaşından yenik dönen Alman ordusu, kendilerine Spartakist adını veren, Alman Marxist'lerince geliştirilen, Moskova'daki Bolşeviklerce desteklenen bir düşünce akımı ile karşılaştı. Moskova, Marx'ın daha önce özlediği gibi Almanya'da bir ayaklanma ve devrim olmasını istiyordu. Ama, Birinci dünya savaşından 1918 de yenik olarak dönen Alman subay, asker ve birlikleri, on yıl önce, 1909 da, Trakya'dan İstanbul'a yürüyen Hareket Ordusu gibi, kendilerini yeniden düzenleyerek bu Spartakist akımını (ve kanlı olarak) boğdular.

Spartakistler, Almanyadaki Birinci dünya savaşı öncesi yaşanan toplumsal sıkıntılara ve güçlüklere karşı bir çözüm arayanlarca başlatılmış idi. Bu güçlük ve sıkıntılar, toplum'un yaşam düzey'i ile doğrudan ilişkili idi. Avrupadaki "Üretim Devrimi" sonucu, toplumların büyük kesimlerinin yaşamları alt-üst olmuştu. İngiltere başta olmak üzere, yönetimi ele almaya başlayan "Alış-Veriş Yönetim Düzeni" bireylerin toplum içinde durumlarını çok güçleştirmişti. Bireylerin toplumsal ilerlemeleri dondurulmuştu. Yeterince yiyecek, konut, söz özgürlüğü özlüyorlardı. Ondokuzuncu yüzyıl içinde gelişen bu sıkıntıların bir patlamaya yol açmaması için başbakan Bismark bir dizi toplumsal uygulamaya girişmiş, toplumsal güvenlik için yeni çalışma yasaları ile, çoğulcu yönetim'e katılım birimlerinin kurulmasına önayak olmuştu. Ama, Bismark'ın görevden alınması sonucu, yasalar ilk düzenlendiği gibi uygulanmıyordu.

İrlanda'lılar, Büyük Britanya çerçevesinde yaşamakta idiler ise de, bağımsızlığı ve güdümsüz öz yönetim'i özlüyorlardı. Bunun için de Birinci dünya savaşına istek ile katılmışlardı. Amaçları, kendi ordularını kurabilmek için subay ve bireylerini yetiştirmek, deneylenmelerini sağlamaktı.

Osmanlı içindeki durum da, düşünce ve bekleyiş olarak, Almanya ve İrlanda'dan çok ayrıcalıklı değildi. Çoğulcu yönetim'e geçis isteği Yeniden Düzenlemeden beri Osmanlı toplumları içinde filizlenmişti. Birinci dünya savaşı sonrası, Almanya ve İrlanda gibi, Osmanlı toplumu da savaş'ı kazanmış ordularca yönetim altına alındı. Bu da, o gün'e dek değişik küme ve kanatlara ayrılmış olan Osmanlı düşünce işverenlerinin kesin seçim yapmalarına yardımcı oldu. Düşünce işverenleri, birşeyler yapılmasında düşünce birliğinde idiler. Ancak, ne tür düşünce kökeni temel olarak kullanılacak, hangi çözüm yoluna girilecek idi? İleri sürülen çözümler, üç ana başlık altında toplanıyordu: 1) Bolşeviklik yolu ile bağımsızlığa kavuşmak; 2) Amerikan Mandası altına girmek; 3) Bağımsız yeni bir Türk tuğ'u bağlamak.

Her üç önerinin yandaşları, var güçleri ile amaçlarına ulaşmak için çalışmaya başladılar. Moskova'daki Bolşevikler, Rusya içinde Bolşevikliği yerleştirmek için iç savaş'a girmiş olmalarına karşılık, yeni kurulacak olan Türk toplumunun da Bolşevik olmasını istediklerinden, gerekli gördükleri her türlü yordam'a başvuruyorlardı.

Bağımsız yeni Türk tuğ'u bağlamak isteyenler, ilk adımda, Osmanlı ordusunun başarılı subayları idi. Kazım Karabekir, Mustafa Kemal, Ali Fuat ve sonradan onlara katılanlar, İsmet İnönü, Fevzi Çakmak, ve diğerleri, birbirlerinin ne yaptıklarını yakından biliyorlardı. Kısa sürede bu bilgileşme, işbirliğine döndü. Kimse onlara yazılı yönledirme vermemişti.

En güçsüz durumda olanlar, Amerikan Mandası yandaşları idi. Çünkü, Amerika kendisine 1919-1920 Paris barış toplantısında önerilen bu manda'yı alıp-almamak konusunda bir adım atıp-atmamayı kendi içinde tartışmakta idi. Bu tartışma'nın altında iki iç düşünce önde geliyordu: 1) ABD nin ilk başkanı George Washington, Avrupadaki "yandaşlıklar" düzenlerini gözönünde tutarak Amerika'nın herhangi bir yandaşlık anlaşmasına girmesine karşı olduğunu söylemiş idi. ABD senatosu da bu sav'ın etkisi ile "yandaşsızlık" akımı içinde olan Amerikan toplumunun isteklerini kolaylıkla göz ardı etmek istemiyordu. 2) Osmanlı toplumu içinden ABD'ye göç etmiş Türk olmayan kişilerin kurdukları etki dernekleri, ABD dış ilişkileri yetkilileri üzerine baskı yapmakta idiler. Bu etki dernekleri, Osmanlı toprakları üzerinde---özellikle ön Asya üzerinde Türklerin dışındaki toplumların tuğ bağlamasını istiyorlardı.

Birinci dünya savaşı sonrası girişilen Sevr anlaşması da daha yürürlükte idi. Bu anlaşmaya göre, ön asya bile parçalanacak, içinde Türkler dışında değişik toplumlara evlekler verilecek idi. ABD de kurulmuş olan etki dernekleri, Sevr anlaşmasının yürürlüğe girebilmesi için yordam veriyorladı. Ama, bu uğraşların tüm'ü, ABD toplumunun yandaşlıklara girmeden kendi içine çekilme isteği karşısında atılım'a geçmeme düşüncesine toslamakta idi.

Bağımsız yeni Türk tuğ'u bağlamak isteyenler, kendi aralarındaki düzenlemeye gene düşüncesel yönlerden giriştiler. Yeni toplum, Türk olacak idi. Ama, önce Türklüğün kapsam ve kavramının niteliklerinin tartışılması gerekiyordu. Çünkü, yeni Türk tuğ'unun halifeli mi, halifesiz mi olması gerektiği, padişahlı mı, padışahsız mı yönetileceği üzerinde bile düşünce birliğine varılamamıştı. Bu ayrıntıların tartışmasını bile önlerindeki güçlüklere bakarak ister-istemez erteleyen önderler, önce Avrupalı toplumların eline geçmiş Türk toprakları kurtarmayı uygun buldular.

Bağımsız yeni Türk tuğ'u bağlamak isteyenler arasında, yukarıdaki türlerde değişik yönlerde düşünenler bulunduğunu çok iyi kavrayan Avrupa toplumlarının subayları, bu ayrıcalıkları kızıştırmak için önlemlere giriştiler. Anzavur ve Çerkes Ethem birlikleri önceleri Ankara'nın öngördüğü yönlendirmelerle küçük çarpışmalara girdiler. İlk başarıları sonucu, Anzavur ve Çerkes Ethem birlikleri İstanbul'u ele geçirmiş olan Avrupa toplumları subaylarının gündemine geldiler. Ön Asya Türk toplumları içindeki ayrıcalıkları körüklemek için İstanbul'u ele geçirmiş olan Avrupalı toplum subayları Çerkes Ethem ve Anzavur birliklerini değişik yöntemlerle donatarak TBMM'ye karşı kullanmaya giriştiler. TBMM'ye bağlı düzenli birlikler oldukça uğraşlı girişimler sonucu bu iki çete'yi ortadan kaldırmayı başardı.

Bağımsız yeni Türk tuğ'u bağlamak isteyenler'in başağrıları burada da bitmiyordu. İttihat ve Terakki örgüt'ü gene yönetimi ele almayı istiyordu. Birinci dünya savaşı öncesi yönetimi elde tutan ve Osmanlı'yı savaş'a sokan üçlü (Talat, Enver, Cemal), uzaktaki ülkelerin başkentlerinden İttihat ve Terakki'yi yönlendirme çabalarına girişmişlerdi. Bunun için, bir de Karakol Cemiyeti adlı gizli örgüt kurulmuş ve çalışmalarına başlamıştı. İttihat ve Terakki, daha önce Teşkilat-ı Mahsusa adı ile gizli bir örgüt kurmuş, bu örgüt eli ile Enver'in Orta Asya'da gerçekleştirmek istediği Pan-Türkist atılımları da yüklenmiş idi. Bu örgütün üyeleri korkusuz ülkücü subaylar idi. Ama Yönlendiricileri ve yöneticileri, dışarıdan gelmekte olan düşünce akımlarının etkisi altında idiler. Bu Orta Asya atılımları da Alman Doğubilimleri uzmanlarınca Enver'e (Enver'in bile tam bilgisi olmadan, Enver'e evlerini açan profesörlerce) sununulmuş idi.

Deneyli bireylerden oluşan Teşkilat-ı Mahsusa, Birinci dünya savaşı sonrası, önderlerinin kişisel düşünceleri gereğince Karakol Cemiyetine dönüştürülmüştü. Bağımsız yeni Türk tuğ'u bağlamak isteyen Ankaradaki TBMM ise, gizli örgütlemeye dayanmak yerine, tam olarak temelden Türk toplumuna dayalı, Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri çerçevesinde dünyaya açik bir kurtuluş savaşı vermek dileğinde idi. Bunun için, özellikle Enver ve diğer İttihatçıların bu Kurtuluş Savaşı'na gizli olarak katılmasını istemiyorlardı. Ancak, İstanbuldaki gelişmelerden de doğrudan bilgi almak ve olayları TBMM yönünde etkilemek için de bir gizli örgüt'e gerek olduğunu biliyorlardı. Bu doğruda, Karakol Cemiyetinin Ankaradaki Genelkurmaya doğrdudan bağlı M.M. gurubuna bağlanması öngörüldü. Bu M.M. (ve A.P.), çok değerli ve güç görevlerin altından başarı ile kalktılar.

Ön Asya'ya giren Avrupa toplumu birlikleri ile açik savaşlara girmeden önce, TBMM önderleri öncelikle iki girişimde bulundular: 1) Bu kurtuluş savaşının yasal düzenlenmesi için Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk cemiyetleri kurdular. Bu derneklerin bir bölümü daha önce ev ve çevrelerini baskıdan korumak için yerel kişilerce oluşturulmuş idi. TBMM, bunları büyük ve yurt çapında bir toplum akımı düzenine getirdi. 2) Yunan ordu birlikleri, İngilterenin desteği ile 1919 15 Mayıs günü İzmir'e çıktılar. Büyük Düşünce (megali idea) gereği, İsa'dan önceki eski Yunan toplumunu kurmak amacında idiler. Bu düşünce de Yunanlıların gündemine İngiliz bilim adamlarının yaptığı araştırmalar sonucu getirilmişti. İzmir ve Aydın çevresindeki Türk toplumları kendilerini korumak için çatışmalar başlattılar. Bunların arasında Ödemiş ve Aydın efeleri vardı. TBMM, bu koruyuculara danışman subaylar da yolladı, aralarında bilgileşmelerini ve birlik olmalarını sağladı.

Doğu'da Kazım Karabekir Misak-ı Milli sınırlarını sağlam olarak, Moskova ile de, örneğin Gümrü ve Kars anlaşmaları gibi antlaşmalarla da, çizdikten sonra bütün Türk güçleri batı'ya, ön Asya'ya girmiş olan Yunan ordusuna karşı yönetildi. Sakarya savaşından sonra 26 Ağustos'a gelindi.

Prusya Alman Savaş okulu komutanlığı yapmış olan Clausewitz'in gözlemini de burada anmakta yarar olacaktır: "savaş, konuşma ile elde edilemeyen sonuçlara ulaşmak için yapılır; Konuşmaların bir uzantısıdır."

Kişiler ölür, düşünceler ve saplantılar ise ölümsüzdür. Kişileri olaylara ve girişimlere başlatmaya iten de düşüncelerdir. Bir düşüncenin her gün dillerde dolaşmaması, o düşüncenin unutulduğu anlamına gelmez. Çok uzun süre sessiz kalmış düşüncelerin birden filizlenip çiçek açtığı, kişileri atılıma geçirdiği çok görülmüştür. Örneğin: çoğulcu yönetim düşüncesi; ırkçılık; alış-veriş yönetimi bunların en önemlileri arasındadır. Bu düşünceler'ın doğurduğu atılımlar, ilk başta başarısız olmuş olabilir. Buna karşılık, dünya olaylarının gidiş'ini iyi ya da kötü olarak temelden etkileyebilirler. Amaç bu iyi-kötü ayırımını baştan yapabilmektir; aralıksız sürdürebilmektir. Kutluk Veren Bilgi de, kötü sonuçlara varacak düşünceleri önceden kestirebilmek, önlerini alabilmek uğraşıdır. Kutluk Veren Bilgi edinilmez, kullanılmaz ise, toplum ve toplumlar düşüncesizliğin ve yandaşı olan öngörüşsüzlüğün acısını çekeceklerdir.

Günümüzdeki Türk-Avrupa ve Türk-dünya ilişkileri belirli yerlerde Roma toplumunu (Tek Kişilik Yönetim ya da Kurumlaştırılmış İnanç Düzeni ayırımları yapmadan, bu tartışmaları bir yerde erteleyerek) yeniden diriltmek isteyenlerin düşüncelerinden de etkilenmektedir. Bu düşünceler hiç bir süreç içinde etkilerini yitirmemişlerdir. Ara-sıra uzun süreli uykuya yatmış olmalarına karşılık, ortam uygun oldukça ayaklanmışlardır. Bunun gibi, Tek Kişilik Yönetim ve Yasaları Kurumlaştırılmış İnançlar da olasılık bulduça geri gelme çabalarını sürdürüyorlar. Bütün bunlar, Kutluk Veren Bilgi'ye verilmesi gerekli önemi bir kez daha vurgular.

Burada sunulduğu gibi, TBMM'yi kuran ve Kurtuluş Savaşını başarı ile yürütüp Yeni Türk Tuğ'unun bağlanmasına önderlik edenler de, sıcak savaştan önce "ince eleyip-sık dokuyarak" düşünceler savaşına girmişlerdi. Kendilerine dışarıdan önerilen sömürge, manda, Bolşevizm, vb gibi düşünceler yerine, Türk toplumuna dayalı, Türk düşünce ve gelenekleri uyarınca yeni bir akım geliştirdiler. 26 Ağustos 1922'ye giden en önemli adım, belki de bu Türk düşünceleridir; bu düşüncelerin başarısıdır. Kutluk Veren Bilgi, düşünce işverenleri tekelinde değildir. Toplumunun uluslararası yaşam yarışında ayakta kalmasını isteyen her kişinin görevidir.

_________________________________





KAYNAKLAR:
Bu yazı için kullanılan birkaçyüz'ü bulan kaynak kitap ve bildirileri, çok yer tutacakları için buraya almıyorum. Bu kaynaklar, aşağıdaki iki kitapta bulunabilir:


Türk Tarihi, Toplumların Mayası, Uygarlık (İzmir: Mazhar Zorlu Holding, 1997)

Essays on Central Asia (Lawrence, KS: Carrie, 1999)

Adı geçen kitaplar, dünya bilgisayar ağlarından tarayıcılar yolu ile de bulunup karşılıksız okunabilmektedir.

"

 

· Daha fazla osmanlı kültür mirası
· Haber gönderen mehmetipci


En çok okunan haber: osmanlı kültür mirası:
Vatan Savunmasında Bediüzzaman ve Talebeleri




Ortalama Puan: 4
Toplam Oy: 6


Lütfen bu haberi puanlamak için bir saniyenizi ayırın:

Mükemmel
Çok İyi
İyi
İdare Eder
Kötü






 Yazdırılabilir Sayfa  Yazdırılabilir Sayfa

 Bu Haberi Arkadaşına Gönder  Bu Haberi Arkadaşına Gönder



Ziyaretçi İstatistikleri

Açılış Sayfası Yap

Mehmet İPÇİOĞLU tarafından hazırlanan bu site.


3 Temmuz 2001'de aramızdan ayrılan Nejat Göyünç'e İthaf Edilmiştir




Sayfa Üretimi: 0.204 Saniye